HOŞ GELDİNİZ

HOŞ GELDİNİZ
ödevinizinarsivine BUYRUN;

** BEMBEYAZ SAYFAMIZDAN SİZLERE ÖDEVLERİNİZİ SUNMAKTAN BÜYÜK GURUR DUYARIZ....






12 Nisan 2012 Perşembe

“1919-1933” TEN BİR PARÇA .... ödevinizinarşivi

“1919-1933” TEN BİR PARÇA

                   O günlerde bir ünlü ayak bastı Samsun’a,
                   Yürüdü etrafına ümitler suna suna.
                   Bu, ateşler içinde geçip gelmiş bir erdi,
                   Göğsünde toplanmıştı milyonla Türk’ün derdi,
Bu milyonla dert ona veriyordu başka hız,
                   Yürüdü arkasında genç, ihtiyar, kadın, kız.

                   O kimdir? Bakışları deniz kadar yumuşak,
                   Saçı güneşi ammiş bir demet altın başak.
                   O kimdir? Bir milletin sesi vardı ağzında,
                   On dört miyonun nabzı çarpıyordu nabzında.
                   O kimdir? Geçtiği yer dönüyor gün vurmuşa,
                   Can veriyor sararmış ota, yaralı kuşa.

                   O kimdir? Gözlerinde bir tılsım gizleniyor,
                   Bastığı topraklarda bahar filizleniyor.
                   Alev saçlı bir volkan bazı bir dağ başında,
                   Bazı beliriyordu bir damla göz yaşında.
                   Güneşten birer okyu ondan gelen her emir,
Bu okların altında eriyor dağ, taş, demir.
O kimdir? Milyonla Türk birleşip bir tek olmuş,
Yıkılan memlekete kolları destek olmuş.

Öz yurdun içlerinde düşman kurarken pusu,
Bir yandan da yürüdü Halife’nin ordusu.
Birisi gök yüzünden bombalar atıyordu,
Biri elinde salip, biri elinde Mushaf,
İçli dışlı düşmanlar geliyordu saf saf.
Bunların karşısında göğsü açık bir azim,
Süngüye, topa karşı diyordu: Zafer bizim!

1. DÜNYA SAVAŞI'NDA OSMANLI iMPARATORLUĞU... ödevinizinarşivi

1. DÜNYA SAVAŞI'NDA OSMANLI iMPARATORLUĞU


I.Dünya Savaşı Osmanlı'nın istemeden de olsa girdiği büyük bir savaştır. İtilaf Devletlerini oluşturan İngiltere, Rusya gibi ülkelerle Almanya'nın sanayi devriminden sonra hızlanan büyüme ve kaynak bulma arayışının bir sonucu olan bu savaşta tüm gözler Osmanlı'nın üzerine dikilmiş paylaşılma ümidiyle hayaller kurulmuştur.
    Çok kötü bir ekonomi ve henüz yeni çıktığı Balkan savaşının verdiği yorgunlukla acz içinde yönetilen ülkenin kendini bu savaşın içinde bulması çok da zor olmadı.
•         I.BÖLÜM " SAVAŞTAN ÖNCEKİ DURUM "
       1.) MEMLEKETİN GENEL DURUMU
1914'lü yıllarda Osmanlı, Avrupalıların deyimiyle Doğunun " Hasta Adam" yorgun ve halsizdi. 1. Dünya Savaşı'na girecek durumda değildi. Daha yeni çıktığı Balkan Savaşının yaralarını saracak zaman bile bulamamıştı. 1911 Trablusgarp ve 1913 Balkan muharebeleri yenilgileri Osmanlı'nın adeta belini bükmüş ve kendisine gelmesi çok zor olan bir süreç içerisine girmesine neden olmuştur.
       Genç Türklerin iktidara geldiği 5 yıl içinde büyük toprak kayıplarına uğramıştı.örneğin; " Bulgaristan bağımsızlaşmış, Selanik, Girit, Ege Adaları Yunanistan'a kaptırılmıştı. İtalya Trablusgarb'ı ve Oniki Ada'yı ele geçirmiş; İngiltere Mısır üzerine protektora ilanının ardından Kıbrıs'ı ilhak etmişti. "
En değerli ordularını bozgunda kaybetmiş; kucak dolusu paralar ödenerek dışarıdan satın alınmış silah top cephane ne varsa onlarda ekim ve kasım ayının çamurlu, yolsuz Rumeli topraklarında düşmana terkedilmişti. Koca imparatorluk çağın, sanayi devriminin, bilim ve teknolojinin çok gerilerinde kalmış: zengin Avrupalıların kapitülasyon denen ekonomik ve mali boyunduruğu altında ezikti.
Ülkede ne sanayi denebilecek bir tesis, ne de tam anlamıyla yapılan bir tarım vardı. Gaz yağından iğnesine, silahından mermisine her şey için dışa bağımlı olan memlekete ne düzgün bir yol,ne bir liman, ne de fabrika vardı. İhmale uğramış insanları fakir ve okutulmamış, devlet yönetimi çürümüş hazinesi tamtakır olmuştu.Çürümüş ,hazinesi tamtakır olmuştur " Bir yıl öncesinden beri Alman askeri Türk ordusunda geniş ıslahat yapmış fakat Balkanlar'daki yenilgiler büyük zarar getirmişti.
Bir çok bölgelerde asker aylardan beri maaşını alamamış, orduda moral kalmamıştı. Donanmada mutsuz ve demode bir haldeydi. Çanakkale'deki Garnizon perişandı. Silahları ise çağdışı idi.
        2.) HÜKÜMETİN GENEL DURUMU
Siyasal durum ise tam bir karmaşa idi. " İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne bağlı olan Genç Türkler, 1909'da padişahı tahtan indirerek pek çok çevrede özellikle aydın çevrede tam bir destek kazanmıştı."  Ama 5 yıllık savaş ve iç bunalımlar gereğinden de fazlaydı. İmparatorluğun derme-çatma hükümeti bir başka hükümeti iş başına getirerek kuvvetlenmek, durumu düzeltmek imkanı kaçırmış; Genç Türklerin enerjileri kendi başlarını kurtarmanın umutsuz ve yalın mücadelesinde tükenmişti.
      Artık ne demokratik seçimlerden, ne özgürlükten, ne bütün ırkların eşitliğinden ne de hilal altında birleşmeden bahseden yoktu.
Mali yönden hükümet iflas etmiş: ahlak yönünden eski zorbalık ve irtikap günlerine geri dönülmüştü.
    "Bağdat ve Kudüs gibi dış eyaletlerde mahalli idareler korkutucu bir durumdaydı.Her an herhangi bir aşiretin bağımsızlığını ilan etmesi mümkündü."
Durum böyle olunca yani istikrarsız politikalar ardı arkasına uygulamaya devam edince İttihat ve Terakki yönetimi de gittikçe halkın gözünden düşmektedir. Çünkü politik durum tam bir keşmekeşti. İttihat ve Terakki'nin iktidara gelişi ile Sultan Abdülhamit'in tahtan indirilmesi önceleri dünyanın her yerinde olduğu gibi memleket içindeki çıkarcı çevrelerde iyimserlikle karşılanmıştır. Ancak aradan geçen beş yıl zarfında olup bitenler İttihat ve Terakki'ye oldukça sarsmıştır.
" Jön Türkler'in mücadeleleri politik bir kavga haline gelmiştir. Artık ilk günlerin parlak sözlerinden, serbest seçimlerden, daha öncede belirttiğimiz gibi imparatorluğu meydana getiren çeşitli din ve milliyetteki unsurların eşitliğinden bahseden yoktu"
          MUHALEFET
           " İlk yıllarda muhalefet hemen hep Ayan Meclisi'nde görülmekte olup, bu yolda en ileri giden "Ahmet Rıza"dır. Mebuslar ise İttihat ve Terakki'den olmaları dolayısı ile başlangıçta pek sessiz duracaklar ve sonlara doğru kınayıcı olmaya başlayacaklardır. 
          II. BÖLÜM "I. GENEL SAVAŞIN BAŞLAMASI"
•            1.)   SAVAŞ SIRASINDA OSMANLI HÜKÜMETİNİN İZLEDİĞİ POLİTİKALAR
  Dünya kaçınılmaz bir paylaşım savaşına doğru yönelirken, Osmanlı İmparatorluğu da bu savaşın yanında sessiz yada başka bir değimle tarafsız kalmayacağını fark etmişti. Çünkü taraflardan hangisi kazanırsa kazansın Osmanlı İmparatorluğu'nun yeniden paylaşımı kaçınılmaz bir şekilde ortaya konacaktı. Bu durumda yapılabilecek en doğru hareket "ölünecekse savaşarak ölmek" sözünde özetlenebilirdi. Bu da yandaş aramak onunla birlikte savaşa girmek demekti.
Halk ve İttihatçı üyeler Osmanlı'nın I.Dünya Savaşı gibi diğer bir savaşa girmesi taraftarları değillerdi. Bu arada alman Ordusu üyeleri askerimizi eğitmeye başlamışlardı.
İttihatçılar Almanya yerine İngiltere ve Fransa'ya yakınlık duyuyorlardı. Almanya sadece Enver Paşa ve diğer subaylara yakın geliyordu. Çünkü, Almanya'da eğitim görmüşlerdi. Almanlar da ittifakda çok istekliydi.
"İngiltere'nin parası vardı. Denizlere hakimdi. Fransa ve Rusya onunla beraberdi. Ancak İngilizler bizimle ittifak konusunda istekli değillerdi. Çünkü Genç Devrimcilerin hükümetini ciddiye almıyorlar, onların her an düşürülebileceklerinden korkuyorlardı. Genç Türkler Londra'ya Türk-İngiliz anlaşma teklifiyle geldiklerinde bu sebeple atlatıldılar".
    Görüleceği üzere İngiltere, Genç Türkler'in iktidarına güvenmiyor ve onlarla ittifak yapma teklifini reddediyordu. Ancak durum böyle olmasına karşılık Osmanlı üyelerinden Hakkı Paşa, İngiltere ile problemli konuları halletmek ve ittifaka zemin hazırlamak amacıyla Londra'ya gönderilmiştir.
    Müzakerelerde " Basra Körfezi ve Güney Arabistan'da karşılıklı nüfuz bölgeleri belirlenmiştir. Fırat ve Dicle nehir taşımacılığı imtiyazı İngiliz şirketlere verildiği gibi Bağdat ve Basra mahalli tren inşa imtiyazı da İngilizler'e bırakılmıştır. Bunlara karşılık İngiltere iktisadi kapitülasyonlardan-diğer devletler de onaylarsa- vazgeçmeyi ve Bağdat demiryolunun Basra'ya uzatılmasına itirazını geri alacaktı."
Diğer yandan Balkan savaşları sırasında edinilen borçların tasfiyesi ve yeni borçlar için Maliye Nazırı Cavit Bey, Fransa'da faaliyettedir. Fransa da tıpkı İngiltere gibi borç yanında kapitülasyonlardan vazgeçmeye ancak diğerleri vazgeçerse razı olacağını belirtmiştir.
    "Son bir çare olarak 1914 Mayıs'ında Rus Çarı yaz tatili için Kırım'a geldiğinde Talat Paşa ziyaretine giderek ittifak teklifinde bulunmuştur."
   Rusya'nın o dönemdeki askeri gücünden bahsetmek gerekirse ordusunun çok güçlü ve disiplinli olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Ancak sanayii beklenmedik bir süre alan siper savaşı için gerekli olan bolca cephaneyi ve ağır obüs toplarını yeter ölçü ve zamanda yetiştirecek derecede gelişmemişti. Bu bakımdan ise İngiltere ve Fransa geri durumdaydılar. Bunun yanında Rusya'nın en işlek liman ve demiryolları Karadeniz ve Baltık Denizi'ndeydi . Bu Rusya'nın birinci yoluydu. Bu yolu açıp kapamak Türkiye'nin elindeydi.
" Bu yol açık olsa hem Rusya demiryollarının cephe hizmeti dolayısıyla kuzeye, Petrograd'a yeter ölçüde taşıyamadıkları Ukrayna buğdayını ihraç edip döviz sıkıntısını hafifletir ve Amerika'dan aldığı silah ve cephane ile sonsuz kalabalıklarını yeni savaş kurallarına göre donatabilirdi."
Osmanlı Hükümeti için boğazları kapalı tutmak gerekli bir siyasaydı. Seferberlik de zorunluydu. İttihat ve Terakki büyüklerinde ne diplomasi, ne yönetim, ne de genel siyasa bakımından bir iktidar yoktu.
Bunu 5 yıl boyunca ( 1909-1914), imparatorluğu öncekileri çok aşan sonsuz ayaklanmalar içinde bunaldıktan sonra kendi istekleriyle savaşa girmiş; onu alabildiğince kötü yönetmiş, yenilince Almanya'ya kaçmış ; orada da rahat durmayıp Anadolu'nun milli mücadelesine binbir güçlük çıkarıp onu baltalamaya çalışmış olmakla göstermişlerdir. Yetenekli oldukları tek yön komitecilikti. Bu gibi kimselerin yerinde gerçek devlet adamları bulunsaydı Boğazlar kapalı olarak uzun bir süre geçirilebilirdi. "Osmanlı'nın savaşa katıldığı Ekim 1914'te karşı taraf Boğazlar'ı açmamız için baskıda bulunmaya başlamıştı."Ancak ne ilginçtir ki savaş sırasında Boğazlar'ı açma konusunda aceleci davranmışızdır.
"1914 sonlarında İngiltere'de Çanakkale saldırısı düşünüldüğü sırada esas amaç Rusya ile kolay ve verimli bir yoldan bağlantı kurmak olmayıp Osmanlı'yı en can alacak noktasından tehdit ederek onun Mısır'a kuvvet göndermesini ve daha sonra da Sarıkamış vuruşmaları sırasında Rusya'ya aşırı baskı yapmasını önlemekti. Buna göre Osmanlı'ya karşı Boğazlar'dan geçit vermesi için baskı ancak 1915 başında veya yazında başlayabilir ve diplomasi kuralları gereğince nota alıp vermeleriyle daha birkaç ay kazanabilirdi."
Hele savaşa kendimiz değil, 3 düşman devlet başlamış olurdu ki bunun "kıyılanlar" dünyasında önemi büyük olurdu. İngiltere Hükümeti de bundan çekiniyordu. Bu yol tutulacağına Talat, Enver, Cemal takımı İslam alemini ayaklandırmak "Turanı kurtarmak ve buna benzer hayallerle savaşa katılmaya kararlı idiler. Bu anılan üçlüden en hırslı ve bilinçsizi Enver Paşa idi. Ordu ve donanmayı gitgide daha büyük ölçüde Almanlar'ın eline vermişti ve bunlar Üçlü Anlaşma devletleriyle aramızdaki gerginliği arttırmak ve Osmanlı subayları arasında savaşa katılma isteğini yaratmak ve arttırmak için her ne olanaklı idiyse onu yapıyorlardı. Enver Paşa'nın düşüncesine göre Almanlar, savaş çıkacak olursa Osmanlılar aleyhine genişlemeye kalkışacaklardı. Özellikle hala Ermeni terörizminin ve kışkırtmacılığının sürdürüldüğü doğuda bu kesindi. Rusya ise üçlü anlaşma içinde olduğundan İngiltere ve Fransa'dan yardım beklemek güç olacaktı. Diğer yandan Almanya'nın Ortadoğu'da toprak sorunu yoktu. "Almanya'nın stratejik çıkarları Ruslar'ın daha fazla ilerlemesini önlemekte yatıyordu. Müttefiki Avusturya uzun süredir Osmanlı topraklarına göz dikmişse de Bosna ve Hersek'i almakla karşısına çıkan azınlık sorunlarını topraklarına yeni İslav toprakları katarak arttırmak istemeyecekti. Enver Paşa'nın düşüncesine göre Alman taraftarı olmak Osmanlı çıkarları arasında çok daha önemliydi. Çünkü eğer Osmanlı , Almanya yanında savaşa katılacak olursa Rusya'nın içinde olduğu itilaf grubu Balkanlar'daki ilerleyişine bir son verecekti. Ayrıca o günkü şartlar göz önüne alınacak olursa Osmanlı'nın Almanya'dan başka yandaşlara da ihtiyacı vardı. Bunlardan Bulgaristan ile ittifak gayretindeydi.
           " Osmanlı'nın savaşa girmesinden önceki 4 ay içinde dış politika tek gayreti Bulgaristan'ı ittifaka çekebilmek için Talat Bey ve Halil Bey , Sofya'ya giderek Bulgar yetkilileriyle gerekli temasları yapmışlardı. Bulgar'lar ise Bulgaristan'daki Rus yanlılarının karşı hareketinden korkuyorlardı. Bu arada kuzey komşuları olan Romanya'nın da Alman yandaşları arasında olmasını istiyorlardı. Böylece kuzey sınırı güvence altına alabileceklerini hesaplıyorlardı. Bunu sağlayabilmek için Talat Bey'le Halil Bey Romanya'ya gittiler. Romenler tarafsızlık garantisi verdiler." Bu anlaşmayla kuzey sınırımız güvence altına alınmış; en azından muhalif ülkeden kurtulmuş oluyorduk.
Şimdi en önemli sorun Almanya ile yapılacak ittifakın şartları ve uygunluğu konusuydu. Almanya ile bağlantılardan sadece Enver Paşa ve Sadrazam Halim Paşa haberdardı. Bu da padişahın iktidarının ne kadar zayıfladığının bir göstergesi idi. Sonunda anlaşma yapılmaya karar verildi. " Anlaşma, Avrupa'da savaş başladıktan sonra 2 Ağustos 1915'de imzalandı."
"Cemal Paşa anılarında Almanya ile akdin savaştan önce yapıldığını söyler. İttifak muahidesini hazırlayanlar Sadrazam Said Halim, Harbiye Nazırı Enver Paşa , Dahiliye Nazırı Talat ve Meclis-i Mebusan reisi Halil Bey'lerdir. Cemal Paşa henüz Fransız yanlısı olduğu için kendisine haber verilmemiştir."
Evet anlaşma görüldüğü gibi taraftar olan yani Alman yanlısı olan kimselerin isteği sonucunda imza edildi. Anlaşma bazı maddeleri içeriyordu.
Buna göre 28 Temmuz'da Sırbistan'a savaş ilan eden Avusturya'ya Almanya'nın yardımı Rusya'ya karşı bir savaşa yol açarsa Osmanlılar Mihver Devletlerini desteklemek için müdahale edecekti. Almanya da buna karşılık Osmanlı toprak bütünlüğünün korunmasına yardımcı olacaktı.
Şimdi hükümet liderlerinin başlıca sorunları kamuoyuna ve toplantıda bulunduğu sürece anlaşmaların Mebuslar Meclisi'nce onaylanması gerektiği hükmüne karşın imzaladıkları anlaşmayla imparatorluğa yüklenen yükümlülüklerin nasıl yerine getirileceği idi. Anlaşma hükümlerine yine dönecek olursak;
" Sait Halim Paşa Almanya'dan Ege Adaları ile Batı Trakya'yı istiyor;Yunanistan ile Bulgaristan'a başka yerlerden toprak ödünü verilmesini öneriyordu; Batı cephesindeki durgunluk ve Ruslar'ın doğudaki zaferleri Osmanlı barış yanlılarının durumlarını güçlendiriyor; Enver Paşa'yı ise köstekliyordu. 7 Eylül'de kapitülasyonların kaldırılması özellikle itilaf devletlerinin ekonomik çıkarlarına büyük bir darbe indirilmesine sebep oluyordu. Almanya ile imzalanan antlaşma, içerisinde ve hatta sarayda bazı duraksamalara yol açmışken, Enver Paşa bir Bakanlar Kurulu kararı almak gereğini bile duymadan hemen aynı gün seferberlik emrini vermiştir."
Hükümet de yine aynı gün Mebuslar Meclisi'nin kapatılması için padişahtan aldığı onayı yürürlüğe koymuş ve devlet borçlarının ödenmesinin ertelendiğini ilan etmiştir. İstanbul'da bu gelişmeler olurken Alman Genel Kurmay Başkanı Moltke Dışişleri'ne gönderdiği yazıda;Türkiye'nin Rusya'ya derhal savaş ilan etmesini ister.
Osmanlı Genel Kurmayı savaşın nasıl gelişeceğini hiç beklemeden Almanya'nın yanında yer almak için hazırlıklara başlarken, Alman Genel Kurmay'ı da Çarlık Rusyası'na ve Müslüman İngiliz sömürgelerine harekete geçmek olarak saptamıştı.
Alman gemileri Çanakkale Boğazı'na doğru yol alırken Osmanlı hükümeti, İngiltere ve Fransa elçilerine, salt vatan topraklarını korumak amacıyla seferberlik ilan edildiğini söylemiş; Sırp hükümetine de savaşta yansız kalacağını bildirmişti.
Daha önce de belirttiğimiz gibi Sultan Mehmet Reşat'ın bu anlaşmadan haberi yoktu. Bu durum padişahlık makamının devre dışı bırakıldığını gösteriyordu.
O dönemde iktidarda bulunan İttihat ve Terakki Partisi'nin öncü kadrosu, yapısı itibariyle silik ve sessiz bir kişiliğe sahip 72 yaşındaki ihtiyar padişah Mehmet Reşat'ı görüldüğü üzere bir kenara itmiş; dilediğince iş görmekteydi.
Yine anlaşmada belirtildiği üzere " Osmanlı-Almanya- Avusturyalılar arasında 8 maddelik bu gizli anlaşmanın 2. maddesi gereğince Rusya'nın Almanya ve Avusturya ile savaşa girmesi halinde Osmanlı imparatorluğu da müttefiklerinin yanında Rusya'ya karşı savaşa girecekti. Halbuki Rusya ile Almanya ve Osmanlı yönetiminin haberi olmadan Avusturya arasında savaş imzadan bir gün önce başlamıştı."
Bu anlaşma dahilince Osmanlı'nın savaş hazırlıklarını bitirene kadar tarafsızlığını koruması kararına varıldı ve anlaşma bütün dünyadan gizlendi.
"Osmanlı hükümeti 2 Ağustos 1914 günü " silahlı tarafsız" lığını ilan etti ve ertesi günü yani 3 Ağustos'ta seferberlik uygulamasına başladı " İngiltere, Fransa ve Rusya, Osmanlı devletine tarafsız kalmasını, böylelikle toprak bütünlüğünün korunacağını garanti etmişlerdir.Ancak Osmanlı bu sözlerin tutulmayacağını bildiği için pek aldırış etmemiştir.
Hükümet , meclisin muhalefetini önlemek için kasıma kadar tatil ederken basına da sıkı bir sansür uygulamasına başlamıştır.
"Buna mukabil 2 Ağustos'ta İngiliz parası ödenerek İngiliz tersanelerine sipariş edilmiş olan " Reşadiye ve Sultan Osman "adlı iki savaş gemisine el koymuştur.
Bu arada Enver Paşa'nın 5 Ağustos'ta Ruslar'a bir teklifte bulunduğu görülmektedir. Buna göre "Kafkaslar'daki Osmanlı orduları çekilecek , Balkan Devletleri Rusya'ya savaş açarsa onlara karşı kullanmak üzere Osmanlı Devleti Rusya'ya bir ordu tahsis edecek, Alman askeri heyetini topraklarından çıkaracaktır. Bunlara karşılık Osmanlı yönetimi meridyen hattına kadar Trakya'dan arazi ve Adalar Denizi'ndeki adalarını istemiştir. Ayrıca Rusya ile 10 senelik bir savunma işbirliği yapacaktır." Fakat bu anlaşma teklifleri kabul edilmemiştir.
Ağustos'ta Cemal Paşa İngilizler'e yeniden anlaşma önerdiğinde aldığı cevap: "Osmanlı devletinin harbe girmesini istemiyoruz. Sizden istediğimiz kat'i bitaraflıktır. Gerekirse toprak bütünlüğünüz için müşterek bir senet verebiliriz." olmuştur.(20) Durum açıktır. Herhangi bir ittifaka girmeyecek Osmanlı Devleti'ni, Almanya'yı yendikten sonra istedikleri gibi paylaşacaklardı. Ancak Osmanlı'nın Almanya safında savaşa girmelerinden endişelendikleri için oyalama safında hareket etmişler, elden geldiğince tarafsızlık durumunu devam ettirmeye çalışmışlardır. Yani görüldüğü üzere İtilaf Devletleri Osmanlı'ya sundukları önerilerle onu önce tarafsız kılmak ardından da aralarında paylaşmak amacındadırlar.Osmanlı'nın savaşa girmesini kimi kesim isterken kimileride hazırlıklı olmadığı gerekçesiyle karşı çıkmışlardır.
Bunlardan " Cavit Bey savaşa Almanya yanında girmeye karşı çıkanlardandır. Çünkü örneğin mason locasının tutumu, sürekli ilişki içinde bulunan finans çevreleri vb. nin etkisi buna sebeptir.
   Talat Bey'in ise savaştan yana olduğunu görüyoruz. Enver Paşa da olaya ne ölçüde "şövalyeci" bir tutumla, geleceğin ünlü serdarı olma rüyaları içinde bakıyorsa, Talat Bey de sezgilerinin uyarısı ile kaderci bir yaklaşımla son çırpınışı ve savaşımı Türk'e yaraşır bir biçimde yapmak açısından savaş istiyordu.
     Cemal Paşa da savaşı istemektedir. Bunlardan Sait Halim Paşa ise kırgındır. Çünkü açık bir şekilde istifa edeceğini sadrazamdan habersiz böyle eylemlere girişilen bir yerde hükümet başkanı olarak kalmanın anlamı olmadığını söyledi.
Fakat Talat Bey ve diğerleri buna bir çözüm bulunacağını söyleyerek istifasını geri aldırmışlardır."
    2.)OSMANLI HÜKÜMETİ'NİN SAVAŞA GİRİŞİ
     Her ne kadar Osmanlı Hükümeti yönetimi ve bilhassa savaşa taraftar olmayan Sadrazam Halim Paşa, Maliye Nazırı Cavid Bey ve diğer üyeleri yapılan anlaşmanın savunma amaçlı olduğunu iddia etseler de Almanya'nın hemen ertesi günü Osmanlı'ya savaşa girme zemini hazırlamaya başladığı görülmüştür.
" 3 Ağustos'ta da Fransa'ya ve sömürgelerine karşı faaliyet için Akdeniz'de bulunan Goben ve Breslau zırhlılarına hemen İstanbul'a gitmeleri emri verilmiştir. İngiliz'lerin peşinden geldiği gemiler önce İzmir'e 10 Ağustos'ta da Çanakkale'ye gelmişlerdir. Hükümetin bilgisi haricinde Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın özel izniyle Boğazlardan geçmişlerdir."
Gemilerin boğazlardan geçişleriyle ilgili bazı spekülatif bilgilerde mevcuttur. Örneğin; Talat Paşa anılarında; Goben ve Breslav gemilerinin kasıtlı olarak Osmanlı'yı savaşa sokmak için Çanakkale'ye sığındıklarını kabul etmez. Çünkü "Bu iki gemi önce İtalya limanlarında bulunuyordu. İtalya tarafsız kalıp ta gemilerin karasularını belirli bir süre içerisinde terketmelerini isteyince Goben ve Breslav Akdeniz'e açılmak durumunda kalmışlardır. Cebelitarık ise İngiltere Deniz Kuvvetleri tarafından kapatılmıştır. Bu sebeple Akdeniz'de gidebilecekleri tek yer Almanya ile yandaş olan Osmanlı karasularıydı. Zaten peşlerindeki İngiliz donanması da onları bu yöne doğru itmekteydi." şeklinde bilgi verir.
     Evet Osmanlı'nın savaşa girmesini ittihatçı üyelerden bir kısmı bazı sebeplerden dolayı istiyordu. Bunun sebeplerinden bazılarını daha önceki konularımızda belirtmiştik.İttihatçıların Osmanlı'yı harbe sokmak istemelerindeki diğer bir sebep de uzun süreceği muhakkak bir dünya badiresi boyunca askeri ,idare ve harp hali sayesinde mevkilerini muhafaza etmek ve birde bir ihtimalle Almanya galip geldiği taktirde muzaffer bir ülke nüfuzunu kazanarak iş başında gediklileşmektedirler.
     Talat ve Cemal Beyler hatıralarında gemileri Enver'in içeriye aldığını yazarlar.
    Ancak " Alman Sefiri Wangenheim hatıratında bu gemilerin meselesinin ittihatçılarla Almanlar arasında önceden kararlaştırılmış bir mesele" olduğunu yazmaktadır.
    Evet hakkında bu nedenli farklı söylemler olmasına karşın var olan bir gerçek var ki o da gemilerin boğazlardan girerek I. Dünya savaşında yerimizi almamızı sağlamalarıdır. Ayrıca dikkatimizi çeken bir nokta da hükümetin bilgisi haricinde olayın olup bitmesidir.
Gemilerin Çanakkale Boğazı'na girişlerinin hemen ardından takip eden İngilizler'in 4 saat sonra boğaza geldiği göz önüne alındığında maksadın kısmen yönlendirme olduğu anlaşılmaktadır. Amaç Osmanlı'nın donanmasının güçlenerek boğazları tek başına Ruslar'a bırakmamalarını sağlamak düşüncesinden de kaynaklanmış olabileceğini söyleyebiliriz.
Gemiler boğazlardan geçtikten sonra İtilaf Devletleri yaptıkları tarafsızlık anlaşmalarına göre gemilerin 24 saat zarfında Türk karasularından çıkarılmasını ya da hemen silahlarından arındırılması gerektiğini bildirerek Osmanlı hükümetini protesto etmişlerdir.
  Hükümet bunun üzerine Halil Menteşe Bey'in teklifi üzerine gemileri satın alma yoluna gitmiştir.
Almanya'nın Osmanlı Devleti'ni bir an önce savaşa sokmak için uğraşmasının ardında beklediği yararlar:
•  a)       Kafkas Cephesi'ne Rus kuvvetlerinin önemli bir kısmını çekerek Almanya'nın    Avusturya'nın doğu ordularının yükünü hafifletmek
•  b)       Süveyş kanalını kapamak veya hiç olmazsa orada büyük miktarda İngiliz gücünü meşgul etmek.
•  c)       Osmanlı hilafetinin manevi gücünü kullanarak İngiliz, Fransız sömürge müslümanlarını ayaklandırmak ve Rusya da müslümanları harekete geçirmek" olarak sayabiliriz.
Ayrıca Osmanlı'nın dini nüfuzundan da yararlanmayı düşünüyordu.
Sonunda Osmanlı da savaşa girmişti. Gemiler boğazdan geçtikten sonra mürettebatı başına fesler giyerek sanki Türk donanmasının denizcileriymiş gibi davranışlar yapmaya başlamışlardır. Bunun üzerine Alman Paşası Weber, Çanakkale Boğazı'nı kapattırdı. Bundan Türkler'in de haberi yoktu. Durumdan haberi olanlar yalnızca Enver Paşa ve kabine arkadaşlarıydı. Aynı zamanda bu durum diğer ülkeleri de telaşlandırmıştır.
Rusya'nın ise neredeyse hayat yolu kesilmişti.
  "Birkaç hafta içinde Karadeniz'den gelen Rus buğdayı yüklü gemiler Haliç'te tutuldu. 29 Ekimde Goben ve Breslav Karadeniz'e açılarak Odessa Sivastopol ve Navrossis'de ki Rus tahkimatını bombardıman ettiler." Bunun üzerine 30 Ekimde İngiliz ve Fransızlar da Türkiye'ye karşı harekete geçti. Bu sıralarda Enver Paşa , Mustafa Kemal'i Sofya'ya Türk elçiliğine ateşelik görevine göndererek oradan uzaklaştırdı. Çünkü Mustafa Kemal Osmanlı'nın henüz savaşa girecek durumda olduğuna inanmıyordu. Bunun için henüz erken olduğunu düşünüyor; ayrıca Almanlar'a da güvenmiyordu. Mustafa Kemal savaş başladığını öğrenince Sofya'dan telgrafla aktif hizmete verilmesini istemiş, ancak Alman aleyhtarı olduğu için kabul edilmiyordu.
    Kendisine haber gönderildiği zaman o zaten kendiliğinden işi bırakarak Türkiye'ye dönmeye hazırlanıyordu. Daha sonraları Çanakkale cephesinde gösterdiği başarı adını Türk dünyasına duyurmasına yardımcı olmuştur.
Rus limanları bombardıman edildikten sonra " Rusya fiilen 31 Ekim'de Doğu Beyazid'in kuzeyinden sınırı geçmiş , İngiliz'ler de ertesi gün Akabe'yi bombalamışlardır. 3 Kasım da Rusya; 5 Kasım da Fransa ve İngiltere Osmanlı'ya savaş ilan etmiştir. Osmanlı'nın karşı savaş ilanı ise 11 Kasım 1914 de yapılmıştır. Padişah V. Mehmet Reşat savaş ilanında 3 gün sonra 14 Kasım 1914 de "Cihad-ı Ekber"ilan etmiştir."
Cihat fetvasındaki amaç İngiltere, Fransa, Rusya, Sırbistan, Karadağ ve müttefikleri hakimiyet ve esaretleri altında bulunan müslümanları bu devletlere karşı ayaklandırmak; bu devletlerin müslüman tebaasından toplayacakları askerleri de Osmanlı Devleti ve müttefikleri Almanya, Avusturya ve Macaristan'a karşı harp etmekten vazgeçirmek olarak düşünebiliriz. Fakat sonucu açısından beklenilenin olmadığını söyleyebiliriz. Cihad fetvası istenilen sonucu vermediği gibi tesirsiz de kalmamıştır. İslam dünyasının hemen her yerinde bir heyecan dalgası uyanmış; Hindistan'da, Mısır'da, Trablus'ta, Çin'de, Rusya'da yer yer hadiseler, kıpırdanmalar ve kıyımlar görülmüştür.
"İngilizler bu devrede Sultan Hamid'i yıkarken Jön Türkleri göklere çıkarmışlardır; cihat fetvasından sonra ise "Bunların dinsizlerden oluştuğunu, halifeyi esir ettiklerini , kendilerinin onu kurtaracaklarını " ilan edip durmuşlardır. Ayrıca İngilizler, İngiltere Devletinin müslümanların hamisi olduğunu ve Müslümanları koruduğunu ifade edip durmuşlardır."
Sultan Hamid'in önceleri çok büyük gayretlerle hazırladığı birlik propagandası ondan sonra gelen ittihatçı kafalarıyla çok sarsılmış olmasına rağmen yine de tesirli olmuştur.
İngiltere Kralı V. George Türkiye'nin savaşa girmesinden bir hafta sonra Rus seferine "Konstantinapol'un sizin olması gerektiği ortada" demişti.Bir yandan da Dışişleri Bakanı, Ruslar'a boğazlar meselesinin Osmanlı İmparatorluğu barış istediği anda uyumlu bir çözüme bağlayacağını vaat ediyordu.
1914 Eylül'ü başlarında Donanma I.Lordu Winston Churchill,savaş işleriyle görevli Devlet Bakanı Lord Kitcher ve başta gelen kara ve deniz kuvvetleri danışmanları; yakında Türkiye'ye karşı girişileceği varsaydıkları savaş için bir büyük strateji tartışması yaptılar. Yapılabilecek operasyonlar listenin en başında zaten Kuzey Ege'de toplanmış olan güçlü filonun Çanakkale'yi zorlaması bulunuyordu.
     15 Ocak 1915'te Londra'daki savaş konseyi sonunda "Hedefi Konstantiopl" olan bir deniz saldırısına karar verdi.Böylece Doğu cephesinde ikmalsiz kalan Rusya'ya yardım için yol açılmış olacaktı.Ama 18 Mart'ta boğaza gelmeye kakışan büyük gemilerin üçte biri batırılınca bu savaşla ilgili tüm kavramlar değişmişti.
     9 Ocak 1916'da savaş konseyinin kararından hemen hemen 1 yıl sonra İngiliz birlikleri de sessizce Gelibolu Yarımadasını boşalttı.Böylece Gelibolu Osmanlı tarihinin en büyük savunma zaferi olmuştur.
    Türklerin bu savaştaki kayıpları hiçbir zaman tam saptanamamış olmakla birlikte herhalde saldıran kuvvetlerin kayıplarının iki katı olmalıdır.Tahminen "İngilizler 213.980, Osmanlılar 120.000 ölü ve yaralı" vermişlerdir.
    Osmanlılar,Ruslar'a ya da Mısır'a İngilizlere karşı harekata geçmek için cesaret buldular.Ruslar böylece İngilizlerden yardım alamayacaklardı.Bu da Mihver Devletlerinin morallerini bir hayli yükseltmişti.
    Bu savaştan Enver Paşa,Harbiye Nazırı olarak zafer üzerinde hak iddia etmiştir. Ama gerçekte stratejik mevziler Liman Von Sanders'in emriyle düzenlenmiş ve yarımadanın burnunda Esat Paşa'ya adamları başarılı savaşlar vererek Anzaklar'ın içerilere sızmasını önlemişlerdi.Eğer bu savaştan bir halk kahramanı çıkacaksa o da Mustafa Kemal'dir. Mustafa Kemal'e bu savaştan sonra 16.Ordunun Komutanlığı verilmişve Ruslara karşı savaşmak üzere Anadolu'ya gönderilmiştir.
   Osmanlılar Çanakkale'deki savaşa düşmanları tarafından zorlanmışlardır.1915 ve 1916 yıllarının büyük bir bölümünde Rus Cephesi ve Kafkaslarda aynı durum söz konusu oldu.
  Bu dönemde siyasal bakımdan Osmanlı yönetiminin karakterinde pek bir değişiklik olmamıştır; ancak sansürün ve polisin daha güçlendirilmesi doğal karşılanacak bir olaydı. Savaşın son haftalarına dek politikayı belirleyen Jön - Türkler oldu.Sait Halim Paşa 1917 Şubatına dek sadrazam olarak görevine devam etti.Bu tarihte zaten çoktan beri en etkin başkan olan Talat Paşa resmen onun yerini aldı.Bu arada Mehmet Paşa meşruti hükümdar olarak görevlerini yapmayı sürdürüyordu.
  Bazı bakımlardan inanılmaz gibi görünse de Jön Türkler savaşın ilk üç yılı boyunca inkılap girişimlerini sürdürmeye çalıştılar.Müslüman hiyerarşik otoritesinin adım adım kısalması Said Halim Paşanın sadrazamlık dönemi sonundan doruk noktasına varmıştır. Savaşın tahminlerden fazla uzaması İttihatçı liderlerin kaçınılmaz olarak kendilerini Bab-ı Ali'den bağımsız olarak görmelerine sebep olmuştur.
  Talat Paşa'nın 1917'de politik kontrolü eline almasından sonra Rusya'nın doğu Anadolu'yu işgali,kıtlık ve çiftçilerin askere alınmaları tarımsal üretimi önemli ölçüde azaltılmış;İstanbul ile diğer büyük kentlerde yiyecek kıtlığı baş göstermiştir.
 Büyük vergi artışları,hükümetin muhalefeti ezmesi ve batı cephesinde Almanların kayıp verdikleri haberleri hükümetin yurtseverlik çağrılarıyla karşı koyamayacakları ciddi bir moral sorunu doğurmaktaydı.
 Osmanlı İmparatorluğu'nun savaş ilan etmemiş olmasına karşın Amerikanın da savaşa girmesinin büyük etkisi olmuştur.
 İmparator II.Wilhelm'in 1917 Eylül ayında İstanbul'a resmen ziyareti ve veliaht Yusuf İzzeddin Efendinin daha sonra bu ziyareti iade etmesi bu etkiyi ortadan silemedi.
 Bu dönemde yalnız Rus ihtilali bir umut ışığı oldu.Rusya ile Brest-Litowsk anlaşması sonucunda Doğu Anadolu'nun güvenliği sağlanmış ve Rusya savaştan çekilmiş oldu.
 Enver Paşa'nın Kafkaslardaki zaferi diğer cephelerde tekrarlanmamıştı.İngiliz birlikleri Osmanlı içine girmeyi başarmışlardı. Sultan Mehmet Reşat 28 Haziran 1918'te ölünce yerine Abdülhamit'in en büyük oğlu VI.Mehmet Vahdettin geçti.
 Vahdettin kardeşi gibi İttihatçı kuklalığını benimsedi.
"Sanki işaretlenmiş gibi tüm Müttefik devletleri bütün cephelerde birden saldırıya geçti.Irak'ta İngilizler kuzeye doğru işgallerini genişletiyorlardı.Kerkük 6 Mayıs'ta düştü. Osmanlı askerleri Altın köprüde dağıtıldılar.İkinci bir İngiliz kolu Dicle boyunca ilerledi.Osmanlı askerlerini zaman zaman dağıtarak sonunda ateşkesten hemen sonra Musul'u işgal etti.
 23 Eylül'de Akka ve Hayfa işgalcilerin eline geçti.Halep ve Humus da birkaç gün sonra hiçbir direnme göstermeden düştü.Fransız filosu Beyrut'u işgal etti (6 Ekim). Osmanlılar yeni bir direnişte bulunmak için Adana'ya çekilirken arkadan Trablus ve İskenderun da düştü."
 Bu kötü gidişat ta ki 30 Ekim 1918'te imzalanan Mondros Müzakeresi'ne dek sürdü.

 III.BÖLÜM "I.CİHAN HARBİNİN SONU"

 I.SAVAŞIN SONUNDA OSMANLI HÜKÜMETİ

 I.Cihan Savaşının bitmesi Osmanlı Devleti'nin de sonu olmuştur.Mondros Müzakeresi'nin şartları bir devletin varlığını ortadan kaldıracak niteliktedir.Savaşla kaybedilmeyen topraklar İtilaf devletlerinin kuvvetlerine terk edilmektedir.Savaş zamanı iktidarda olan İttihat ve Terraki partisinin mesul kişileri memleket dışına kaçmışlardır. Kasım ayında İstanbul,denizden ve karadan düşman işgalcilerinin törenlerine sahne olmuştur.Özellikle mütarekenin 7.maddesine göre "itilaf devletleri kendi güvenliklerini tehdit edecek bir durum çıktığı taktirde herhangi bir stratejik noktayı işgal edebileceklerdi." Hükmü konulduğu için bundan en geniş anlamı ile uygulama yolu açık bulunuyordu.
Osmanlı Hükümeti ise tamamen acz içinde idi."21 Aralık 1918'te Padişah,Kanun-u Esasi'nin 7.maddesinin kendisine tanıdığı hakka dayanarak Meclis-i Mebusan'ı fesh ettiğini ilan etti."Ancak yine de Kanunu Esasi'ye göre yeni seçimlerin 4 ay içinde yapılması ve bunun da ilanı gerekirken bu dikkate alınmamış oldu.Böylece Meşruti idare yani denetimli parlamento rejimi Osmanlı Devleti bünyesinden süresiz olarak kalkmış oluyordu.
1918 yılının son iki ayı Osmanlı için askeri ve siyasi kuvvet ve hakimiyetini yitirmiş bir durumdadır.Buna karşın İstanbul'da bulunan bazı kuvvetler bir araya gelerek bir Milli Kongre toplamışlar ve yayınladıkları bildiri ile milli birlik cephesi kurulmasını öngörmüştür. Ancak iyi niyetle harekete geçen bu teşebbüsün devamı sağlanmamıştır.
Yine bu yılın son aylarında memleketin çeşitli bölgelerine ayrı ayrı teşkilatlandıracak cemiyetler kurulmakta idi.İzmir'de Müdafaa-i Hukuk-u Osmaniye (26 Kasım 1918); Edirne'de Trakya Paşaeli (1 Aralık 1918) gibi 1919 yılında da birçok cemiyetler kurulmaya devam edecektir. İşgaller ise daha yoğun bir hale gelecek ; Ege sahillerinde İzmir'e Yunanlılar'ın kuvvet çıkarması yapılırken (15 Mayıs 1919) itilaf donanması onları arkadan destekleyecektir.  1919 yılında bir taraftan da yeni siyasi partiler kurulurken yine bölgesel kurtuluş çarelerini aramak için kurulan cemiyetler çoğalmaktadır.
  Mondros mütarekesi itilaf devletlerinin lehine en geniş anlamıyla uygulanmaktadır. 1920 de imzalanacak Sevr müdahalesi bu parçalanmayı ancak tasdik edecektir.
  Osmanlı hanedanı ve hükümeti sanki galip devletlerin isteklerini yerine getirmek için iktidar mevkiindedirler. Memleketin asıl sahibi Türk halkı başsız bölünmüş, kuşku içinde umumi durumu hoş görmeyen bir haldedir. Kurtuluş ve istiklal fikirleri ancak bölgesel ayrılıklar içinde düşünebiliniyor. Halbuki bilindiği üzere küçük siyasi kuruluşların ömrü uzun değildir. Memleketin Batı ve güney bölgelerinde silahla karşı konmaya başlanmıştır. Fakat sayıca çok ve teçhizat itibariyle üstün düşman kuvvetleri karşısında geri çekilmeler hep Anadolu içlerinedir. Bir taraftan memleketi kurtarmak için olan bu hareketler ve yer yer teşkilat kurulması müspet bir gelişme ise de diğer taraftan dış devletlere güvenen ve buna dayanarak yine memleketi bölünmelere götüren uğraşmalar faaliyettedir. Bu çeşitli fikir ve yönde çalışan grupların çoğunluğu İstanbul'da ki merkezlerinden idare edilmektedir.
I. Dünya savaşı sırasında gerek Osmanlı İmparatorluğu'nun siyasal hayatına ve gerek savaşın güdümüne baktığımızda şöyle bir durum görmekteyiz. Bu dönemde iktidar gelen partiler siyasal hak ve özgürlükleri bir amaç olmaktan çok bir araç ; iktidara en kısa yoldan gelme aracı olarak görmüşler ve bir an önce iktidarı elde edip onun nimetlerinden yaralanmaya yönelmişlerdir. Özellikle İttihat ve Terakki'nin gitgide "tek adam yönetimi"ne,  Enver paşa liderliğinde ki kurduğu fiili egemenlik sonucu Osmanlı İmparatorluğu'nun büyük savaşa girmesi bir emrivaki ile gerçekleşmiş; savaş kararı iktidar partisinin içindeki diğer unsurların kabinenin ve hatta Meclisin bile denetimi olmaksızın bir emrivaki ile alınmıştır.
       Anlatmış olduğumuz olaylar Osmanlı İmparatorluğu'nun hazırlıksız ve ani biçimde savaşa girmesine yol açan Alman gemilerine geçiş izni verilmesi, Karadeniz'e çıkış izni ve Sivastopol ve Odessa'nın top ateşine tutulması gibi olaylarda Enver paşa dışında hiçbir merciin denetim ve hatta müzakere yetkisi bile yoktu. Ülkenin siyasal hayatı kadar savaşın güdümüde demokratik olmayan yöntemlerle tek adam Enver Paşa egemenliğine tabii idi.
Oysa Mustafa Kemal Osmanlı'nın hazırlıksız olarak savaşa girmesine karşı çıkmış; ordunun siyasete karıştırılmasını eleştirmiş ve başlangıçta ittihat ve Terakki içinde yer almasına rağmen onun politikasına muhalefet etmiştir. Ancak unutulmayacak bir gerçek var ki Türk Halkı bu savaştan da alnının akıyla çıkmıştır.

BİRİNCİ MEŞRUTİYET VE İSTİBDAT DÖNEMİ BASINI (1876-1908)...ödevinizinarşivi

BİRİNCİ MEŞRUTİYET VE İSTİBDAT DÖNEMİ BASINI
(1876-1908)

      Bu dönemin özelliği , basının halk kitleleri ve hükümet çevrelerinde etkisinin artmasıdır. Abdülaziz’in padişahlığı sırasında birçok aydının sürgüne gönderilmiş olmasına rağmen , basın , halkın günlük hayatıyla yakından ilgilenmeye başlamıştır.

a)Abdülaziz’in tahtan indirilmesi ve basının kısa süreli özgürlüğe kavuşması:

     30 Mayıs 1876’da Abdülaziz tahttan indirilmiş ve yerine V. Murat padişah olmuştur.V. murat’ın kısa süreli iktidarı sırasında basında geçici bir özgürlük dönemi yaşanmıştır. Daha sonra V. Murat akli dengesi bozuk olduğu gerekçesiyle tahttan indirilmiş ve yerine meşruti idareyi vaadeden . bir anayasanın yayınlanmasına ve milletvekilleri meclisinin kurulmasına söz veren kardeşi II. Abdülhamid hükümdar olmuştur.

     7 Şubat 1831’de Belçik Anayasası’ndan yararlanılarak ilk Osmanlı Kanunu Esasi’si hazırlanmıştır. Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayan tarafından kabul edilen bu Anayasa 23 Aralık 1876’da millete ilan edilmiştir.

     Bu anayasanın 12. maddesi “basın kanun dairesinde serbesttir.” Hükmünü getirmiştir. Oysa 1864 tarihli Basın Tüzüğü yürürlükten kaldırılmış değildir. Bu durumda basın serbestliğinin söz konusu olamayacağı aşikardır.Nitekim kısa bir özgürlük dönemi olarak nitelendirilen bu dönemde basın yine kısıntılar içinde kalmıştır.

    b)İstibdat döneminde basın rejimi:

    Basının kısa sürede olsa özgürlüğe kavuşması ve rahatça dilediğini yazması Abdülhamit’in sabrını taşırmaya başlamıştı.

    Abdülhamit henüz tahta çıkmadan önce V. Murat döneminde bir tebliğ yayınlanmıştır. Bu tebliğde :

     Hayal , Basiret ve Vakit gazetelerinin tezyif edici makaleler yayınladığından gazetedeki imtiyaz sahiplerinin idareye getirilip uyarıldığından bahsedilmiştir. Daha sonra Hayal gazetesinin bu tutumunu sürdürmesi üzerine Hayal gazetesinin süresiz kapatıldığı bildirilmektedir.Bundan böyle latife mizaha dair varakpare yayınlanmasına izin verilmeyeceği ilan edilmiştir.

     Diğer taraftan Abdülhamit tahta çıktıktan dört ay sonra başka bir tebliğ yayınlanmıştır. Bu tebliğde :

     “Bir süreden beri Türkçe gazetelerin çoğunda , zihinlerin ve düşüncelerin zaten tasavvur edilmeyen bazı teşebbüslere olan eğilimlerini teşvik edecek birçok yazı görüldüğü için bu gibi havadis yayınlara karşı tedbirler alınmasına mecburiyet duyulacağı bildirilir” denilmiştir.

İLK BASIN KANUNU
    
      Mithat Paşa’nın sadrazamlığı sırasında yeni bir Basın Kanunu tasarısı hazırlamak üzere bir komisyon kurulmuştur. Kısa zamanda hazırlanan tasarı 1877 Nisan’ında Meb’usan Meclisi’ne getirilmiştir.

     Bu kanun tasarısının önemli özellikleri şunlardır:

    -Gazete çıkarmak için hükümetten izin istenecek ,  izin verilip verilmeyeceği onbeş gün içerisinde ilgiliye bildirilecektir.

    -Yayınlanan her sayıdan ikişer nusha , başkentte matbuat idaresine , taşrada ise valiliklere verilecek ve yöneticilerden bir belge alınacaktır. Belge almayanlara her sayı için iki Osmanlı altını ceza verilecektir.

    -Millet vekilleri yazı işleri müdürü olmayacaktır.

    -Hükümete ve ilgililere cevap ve düzeltme hakkı tanınmıştır.Gazeteler düzeltme yazılarını ilk veya ikinci sayılarında yayınlamak  zorundadırlar.

    -Bir gazetede bir duruşma ile ilgili herhengi bir haber yayınlanırsa , gazete , mahkemenin ilerde vereceği kararıda yayınlamakla yükümlüdür.

    -Meb’usan meclisi’ndeki tartışmaların yanlış anlam ve yorumlamalara yolaçacak biçimde yayınlanması yasaktır.

    -Devletin güvenliğini sarsacak bir suçun işlenmesini kışkırtacak yazı yayınlayan gazeteler süresiz kapatılır.

    -Hazreti Padişah’a dokunacak yazı yayınlayan gazeteler kapatılır. Sorumlulara 1-3 yıla kadar hapis cezası verilir.

    -Anayasa ile kurulmuş düzene karşı yazı yazmanın cezası bir aydan bir yıla kadar hapistir.

     Bunlardan başka gazete çıkarmak isteyenleden Kefalat Akaçası alınmasına ve mizah gazetelerinin yasak edilmesi ile ilgili hükümler de tasarıda öngörülmüş , ancak Meb’usna Meclisi’ndeki görüşmeler sırsında bu son hükümler tasarıdan çıkarılmıştır.

II. ABDÜLHAMİD’İN BASIN KARŞISINDAKİ AÇMAZI

     II.Abdülhamid’in basın rejimi , iç basının tam kontrolü ve dışardan yayın gelmesinin engellenmesiyle tam bir karantina uygulaması esasına dayanır. II. Abdülhamid’in politikası Osamanlı toplumu içindeki Müslümanlara ve Türklere otuzyıllık bir “oluşma ve dinlenme” dönemi sağlamıştır. Gerek II.Abdülhamid’den öncekilerin ve gerek ondan sonrakilerin uygulamaları , hepsininde tam basın özgürlüğü savıyla gelip bunu hemen hiç sürdüremedikleri görülmektedirç

KONTROLLÜ BASIN REJİMİNİN OLUMSUZ ETKİLERİ

    -Hafiyeliğe özel pirim verimesi sonucu Osmanlı toplumunda bu işi meslek haline getiren kişiler belirdi.toplum eskisinden çok daha kapalı bir yapıya girdi.

    -Dürüst aydınlar , inandığı düşünceleri açıklamaktan kaçınmayanlar devlet yönetiminden uzaklaşmayı yeğlediler ; namuslu kadrolar işi bıraktı.

    -“Murat” , “yıldız” vb. sözcüklerden korkmak gibi garip bir psikoz topluma hakim oldu. Haberden korkmak gerçekten kormak şekline dönüştü.

    -Özellikle yurtdışı temsilcilikleri Avrupa gazetelerindeki en basit haberleri izleyen “Jöntürk” kovayan kurumlar haline geldi.

    -Kitaplarıın ve gazetelerin hatta özel kitaplıkların yakılması bir çok esere bugün tam olarak ulaşılamamasına yol açtı.

    -İstanbul 1860-1878 tarihleri arasında üstlendiği İslam dünyasının basın ve fikir merkezi olma niteliğini kaybetmiştir.

    -Liberalizmi ekonomik açıdan kabul edip düşünce açısından reddetme temeline dayanan bugünde geçerli olan görüş hakim olmuştur.

    -Çok yoğun bir sürgün basınının oluşmasına sebep olmuştur.

GAZETE VE GAZETECİ SATIN ALMA OLAYLARI

II. Abdülhamid döneminde basının büyük kısıntılar altına sokulmasına karşılık , meslekleşme yolunda önemli adımların atıldığıda bir gerçektir. Bu oluşum kuşkusuz gazete dışından maddi yardım sağlanmadıkça gerçekleşemezdi. Evvelki dönemde olduğu gibi bu dönemdede Babıali ve çoğu kez Sultanın kendisi bu yayınlara para yardımı yapmışlardır.

    Başta Rusya , Prusya , Avusturya-Macaristan olmak üzere Avrupa’nın bütün devletleri , hele bakanlıklar , kamuoyu oluşturan ve borsaları idare eden bu iki merkezde seslerini işittirebilmek için her türlü mali cambazlığa başvurmuşlardır : Muhabir satın almak yazar , gazete  , ajans satın almak... Milletvekili satın almak... vb.... dahada olmazsa kendi sözcülüklerini yapacak gazeteler , yayın organları çıkarmak.

     II. Abdülhamid dönemi bunlardan ne çoğunu nede azını yapmıştır.Nitekim kendisinden önceki yönetimler de , Büyük Reşid Paşa’dan başlayarak , aynı şeyleri yapmışlardı. Yani Osmanlı yönetiminin icat etmediği , kuralları dışarda oluşturmuş bir oyunu , bu uluslar arası kurallara uygun oynamaya çalışmışlardır.
İSTİBDAT DÖNEMİNDE SANSÜRÜN UYGULANMASI

     Bu dönemde sansürün nasıl uygulandığına dair çeşitli belgelere rastlanmaktadır. Bu belgelerin en önemlisi yıldız sarayı baş katipliğinden , Matbuat müdürlüğüne Tahsin imzasıyla gönderilen aşağıdaki 9 maddelik talimattır.

    -Padişahın sağlığına , ürünlerin durumuna , ticaret ve sanayinin gelişmesine ait haberlere öncelik verilmesi ,

    -Milli Eğitim Bakanlığı’nın ahlak açısımdan onaylamadığı hiç bir yazı ve yayının yayınlanmaması ,

    -Bir sayıya sığmayacak kadar uzun edebi ve bilimsel yazılara yer verilmemesi , devamı var devamı yarına deyimlerinin kullanılmaması ,

    -Yazılarda kafaları karıştırmaya yol açacak boşlukların bırakılmaması ,

    -Kişilere sataşılmaması bir Vali veya Mutasarrıf’ın hırsızlık yaptığı , para yediği , adam öldürdüğü gibi ayıplanacak şeylerin yazılmaması ,

    -Kişilerin bazı yolsuzlukları bildirmek için hükümdara verdikleri dilekçelerin hiç bir suretle yayınlan maması ,

    -Tarihte ve coğrafyada özelliği olan , Ermenistan gibi bazı adların kullanılmaması ,

    -Yabancı hükümdarlara karşı tertiplenen suikastların veya gösterilerin hiçbir suretle yazılmaması ,

    -Kötü niyetli kişilerin yersiz yorumlarına sebep olacağından , bu talimatın gazetelerde yayınlanmaması.

İSTİBDAT DÖNEMİNDE BASIN ÜRÜNLERİ

     SABAH GAZETESİ :

Papadopulos adında bir Rum tarafından 1875 yılında yayınlanan Sabah Gazetesinin başyazarı Şemseddin Sami’dir. Basın tarihimizde ilk defa bu gazete Miladi tarihi kullanmıştır. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Mihran Efendi gazeteye yeni bir yön vermek istemiş bu amaçla 1913’den beri yayınlarını sürdüren Peyam Gazetesi başyazarı , Ali Kemal gazetenin başına getirilmiş , gazetenin adıda Peyam-ı Sabah olmuştur. 11 Eylül 1922 günü Ali Kemal’in gazeteden uzaklaştırıldığına dair bir yazı yayınlanmış gazetenin adı ertesi gün Sabah’a çevrilmiştir.Ancak kendisinden hesap sorulmasından korkan Mihran Efendi biray içersinde gazeteyi kapatmış ve Avrupa’ya kaçmıştır , yayın hayatı kırkyedi yıl süren Sabah Gazetesi’de tarihe karışmıştır.


         TERCÜMAN-I HAKİKAT GAZETESİ :

     Halkın anladığı dilde yazıları içeren , bu nedenle halka okumak zekkini aşılayan Tercüman-ı Hakikat gazetesini 25 Haziran 1878’de Ahmet Mithat Efendi çıkarmıştır.Bu gazete gericiliğe ve tutuculuğa savaş açmıştır. Daha sonraları Ağaoğlu Ahmet’inde sert yazılar yazdığı gazete , devamlı suretle ittihatçılarla yapılan tartışmaların yayın aracı olmuştur. Balkan Harbi’nden sonra Ahmet Mithat’ın ölümü üzerine gazete Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar yayınlarını sürdütmüş , daha sonra kapanmıştır.

         İKDAM GAZETESİ :

     II.Abdülhamid’in istibdat döneminde yayın hayatına giren , daha sonraları II.Meşrutiyet döneminin en önemli yayın organlarından biri olan İkdam gazetesi Ahmet Cevdet tarafından çıkarılmıştır. O dönemde mevcut diğer gazetelere nazaran İkdam gazetesinin en önemli üstünlüğü haber ve yazı zenginliğinden ziyade , imtiyaz sahibi ve başyazarının gazetecilikten yetişmiş , kudretli bir kalem sahibi oluşudur.

İSTİBDAT DÖNEMİNDE YURT DIŞINDA BASIN
(JÖNTÜRK GAZETELERİ)

İstibdat döneminde yurt dışında yayınlanan gazetelerin en önemlilerinden bazılaı şunlardır:

     Meşveret Gazetesi : Ahmet Rıza tarafından 3 aralık 1895’de  Paris’te Türkçe ve Fransızca olarak yayınlanmıştır.

     Mizan Gazetesi : 21 Ağustos 1886’da haftalık mizan gazetesi çıkarılmıştır. bu gazeteyi Mizancı Murat adıyla anılan Murat bey çıkarmıştır. Gazetede iç ve dış politika konularına , ekonomi , eğitim , maliye ile ilgili çeşili problemlerin çözümüne yer verilmiştir.

     Osmanlı Gazetesi : Mehmed Murat’ın Mizan Gazetesi 1897’de Cenevre’de kapatıldıktan sonra , İttihat ve Terakki Cemiyatinin ilk kurucularından olan İsahak Sukuti ile Dr. Abdullah Cevdet , 1 Aralık 1897’de Osmanlı adıyla Türkçe ve Fransızca olmak üzere bir gazete yayınlamıştır.

     Şurayı Ümmet Gazetesi : Pariste Türkçe basılan bu gazeteyi çıkaran Ahmet Rızadır.

     Yurt dışındaki diğer gazeteler :1896’da Londra’da Hürriyet , 1897’de Kahire’de Kanun-ı Esasi ve El Katip , 1897’de Cenevre’de Hakikat , 1901^de Yıldırım , La Foudre , 1901’de Folkeston’da selamet vs...

İSTİBDAT DÖNEMİNDE İLK BASIN GREVİ

     II.Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. Yıldönümü kutlanmış , bu vesile ile o güne kadar gazetelere yapıştırılan iki paralık pul vergisi kaldırılmıştır. Ancak daha sonra bu gelirden gazete çalışanlarıda istifade etmek  istemiştir.İkdam gazetesi sahibi Ahmet Cevdet ile Sabah gazetesi sahibi Mihran Efendi bu konuda anlaşarak gazetecilerin isteklerine olumsuz cevap verince çalışanlar greve karar vermişlerdir. Ancak gazeteciler hiç grev yapmayıp grevinde nasıl yapıldığını bilmedikleri için bu grev sonuç vermemiş halk grev yapıldıgını bile anlamamıştır.

İKİNCİ MEŞRUTİYET DÖNEMİ BASINI (1908-1918)

     MEŞRUTİYETİN İLANI VE SANSÜRÜN KALDIRILMASI :

     II.Abdülhamid’in parlamentonun toplantıya çağırılacağını ve Anayasanın tekrar yürürlüğe konulacağını bildiren dört satırlık fermanı , 24 Temmuz 1908’de tüm yurda duyurulmuştur.II.Abdülhamid tarafından ilan edilen bu fermanla , yeniden yürülüğe konan 1876 Anayasası’na göre , seçimlerin yapılacağı da bildiriliyordu. İşte bu haber gazeteler için geniş bir özgürlük dönemi başlatmıştır.gazeteciler kendi aralarında dernek kurdular ve yazılarını sansür kuruluna göndermeme kararı aldılar. O günlerde çıkan gazetelerde vAnayasa , özgürlük , eşitlik , meşrutiyet kavramlarını öven yazılar yazılmaya başlanmıştır.

MEŞRUTİYETİN İLK GÜNLERİNDE İSTANBUL’DA ÇIKAN GAZETELER

     Meşrutiyetin ilk günlerinde İstanbul basınını temsil eden ve halk tarafında tutulan belli başlı gazeteler İkdam , Sabah , Tecüman-ı Hakikat ve Saadet olmak üzere dört tanedir.

     Daha sonra hızla mizah gazeteleride çıkmaya başlamıştır bunları : Boşboğaz , Elüfürük , Karagöz , Kalem , Davul , Şaka , Yuha , Eşek , Laklak , Hacivat , Cingöz , Zevzek , Curcuna , El Malum gibi gazeteler izlemiştir.

     Diğer gazeteler :

     Tanin gazetesi : Bu gazete , Meşrutiyetin ilk günlerinde Servet-i Fünun başyazarı olan Hüseyin Cahit , Tevfik Fikret ve Hüseyin Kazım tarafından 2 Ağustos 1908’de yayınlanmıştır.Tanin gazetesi 31 Mart Olayı’ında gericilerin saldırısına uğramış ve yağma edilmiştir.Sert yazıları yüzünden daha sonralarıda bir çok saldırıya uğrayan ve bir çok kez kapanan Tanin gazetesi ad değiştirerek Cenin , Renin , Senin , Hak gibi isimlerle yayın hayatına devam etmiştir.Gazete daha sonraları 1925’te İstiklal Mahkemesi’nce kapatılacaktır.

     Hukuk-u Umumiye gazetesi : 3 Eylül 1908’de Necip Nadir tarafından yayınlanmış ve sürgünden dönen Mevlanazade Rıfat gazetenin başına geçmiştir. Fedakarn-ı Millet Derneği’nin organı olan Huku-u Umumiye yayınladığı yazılarda ittihatçılara sert bir dille çattığı için kısa sürede kapatılmıştır.

     Diğer gazeteler : Serbesti gazetesi 6 Aralık 1908 , Mizan gazetesi , Sadayı Millet gazetesi , Yeni gazete , Şurayı Ümmet gazatesi , Osmanlı gazetesi , Volkan gazetesi.



İKİNCİ MEŞRUTİYET DÖNEMİ BASINININ KARAKTERİ


     Bu dönemde basın özgürlüğü teorik alanda kalmış ve tam özgürlük 23 Temmuz 1908’den , 12 Nisan 1909 gününe kadar süren çok kısa bir dönemi kapsamıştır. Bu dönemde basının aracılığıyla üç gurup mücadele etmektedir. Bunlar :

     İslamcı gurup : İslamcı gurubun düşünürü Babanzade Ahmet Naim , şairi Mehmet Akif yayın organlarıda Sırat-ı Müstakim , daha sonrada onun devamı olan  Sebil-ür Reşad ve Beyan-ül Hak gibi gazetelerdir.

     Osmanlıcı gurup : Dini esaslara bağlılık yönünden İslamcı gurup kadar tutucu olmayan bu gurubundüşünürü Rıza Tevfik şairi Tevfik Fikret blirli yeyın organları Ali Kemal’in gazeteleridir.

     Türkçü gurup : Bu gurubun düşünürü Ziya Gökalp , yayın organları (Türk Yurdu ve Yeni Mecmua) gibi dergiler , gündelik gazetesi Tanin ve yazarıda Hüseyin Cahittir.

İKİNCİ MEŞRUTİYET DÖNEMİ BASIN REJİMİ

BU DÖNEMDE 31 Mart olayından sonra basına yeniden sansür uygulanmaya başlanmış ve taşkınlık yapan gazeteler kapatılmıştır.Fakat kapatılan gazeteler benzer isimle yeniden yayınlanmaya başladığı için bu konuda bir kanun çıkarılması zorunlu hale gelmiştir. Bir basın kanunu ve birde matbaalar basım kanunu hazırlanarak 1909’da meclise sunulmuştur.Meclis tarafındanda kabul edilen basın kanununun başlıca maddeleri şunlardır :

    -Gazete çıkarılması için hükümete bildiri verilme yeterli olup , ruhsat alma zorunluğu yoktur.

    -Meclislerin ve mahkemelerin gizli oturumlarındaki konuşmaların yayınlanması yasaklanmıştır

    -Kanun ve yönetmeliklerin hükümetçe resmen açıklanmadan önce gazetelerde yayınlanamayacağı hükme bağlanmıştır.

    -Osmanlı ülkesinde tanınmış dinlerden , mezheplerden ve unsurlardan herhangi birine yazı ile hakaret suçtur.

    -Vatandaşları suç işlemeye kışkırtan yazıların yayınlanması yasaklanmıştır.

    -Basın yoluyla şantaj yapmak veya başka türlü çıkar sağlamak suçturç

    -Asılsız sahte bilgilrle başkalarının suçlanamayacağı belirlenmiştir

    -Ahlak kurallarına uymayan yazı yayınlanması ve resim basılması yasaklanmıştır.

1980 SONRASI DIŞ TİCARET POLİTİKASI ...ödevinizinarşivi

1980 SONRASI DIŞ TİCARET POLİTİKASI

1973- 74 petrol şokları ve batıda yaşanan enflasyon, dış ticaret hadlerinin ve dengesinin bozulmasına ve cari işlemler dengesi açıklarının artmasına yol açmıştır. Uygulanan kur politikalarıyla TL 'nin aşırı değerlenmesinin önüne geçilememiştir. Dengelerin sağlanmasına yönelik olarak, ithalat gerekli araçlar yardımıyla baskı altına alınmış, döviz kontrolleri artırılmıştır. 1980 yılına kadar, göreli olarak dışa kapalı bir ekonomik model uygulanmış, ancak yine de dış konjonktürün yarattığı krizlerden ya da durgunluktan uzak kalınamamıştır. Bu nedenle AT ile entegrasyonu gerektiren gümrük indirimleri ve mevzuat uyumları gecikmiş, çoğu zaman döviz darboğazları yüzünden ara ve yatırım malları ithalatı sekteye uğramış, üretim düşmüş, işsizlik artmıştır. Tüm bu olumsuzlukların yoğunlaştığı 70'li yılları takiben, 24 Ocak 1980 tarihinde "24 Ocak Kararları" olarak ekonomik literatüre geçen ve yapısal dönüşümleri içeren bir program uygulamaya konulmuştur.
1980'de yurt dışında inşaat, tesisat ve montaj işleri ile teknik hizmetler yapacak girişimcilerin bu işleri ile ilgili olarak yurtdışına gerekli mal ve malzeme ihraç şekilleri belirlenmiş, bedeli Türkiye'de peşin dövizle ödenmiş malların ve kesin satışı yapılıp da yurt dışında az veya çok işçilik gördükten sonra veya ambalajlandıktan sonra, alıcısına teslim edilecek malların ihracına izin verilmiştir. Sınır ticareti ve reeksporta ilişkin uygulama esasları, ihracı sınırlamaya tabi mallar listesi, ilk defa 1984 yılı İhracat Rejiminde bir bütün olarak yer almıştır.
Yine 1983 yılında ilk defa belirli kurallara uymayan,. alıcılarına karşı taahhütlerini haksız yere Yerine getirmeyen, doğru beyanda bulunmayan ihracatçılara maddi ve manevi cezaların uygulanması karar altına alınmıştır. 1984 ve 1985 yılları İhracat Rejimlerinde genel olarak formaliteler azaltılmış, .daha önce Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığının sorumluluğunda olan pek çok yetki, çeşitli illerdeki İhracatçı Birliklerine aktarılmıştır.
Dış ekonomik ilişkiler alanında yeni bir idari yapılanmaya geçişe paralel olarak, 13.12.1983 tarihli ve 188 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Başbakanlığa bağlı Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı kurulmuştur. 11 yıl devam eden bu Müsteşarlık 9.12.1994 tarihli ve 4059 sayılı Kanun ile biri Hazine Müsteşarlığı diğeri Dış Ticaret Müsteşarlığı olmak Üzere iki ayrı müsteşarlık haline dönüştürülmüştür. Söz konusu Yasa ile Başbakanlığa bağlı olarak kurulan Dış Ticaret Müsteşarlığı, dış ticaret politikasının belirlenmesine yardımcı olmak, bu politikalar çerçevesinde ihracat, ihracatı teşvik, ithalat, yurtdışı müteahhitlik hizmetleri ve ikili ve çok taraflı ticari ve ekonomik ilişkileri düzenlemek, uygulamak ve uygulamanın izlenmesini ve gelişmesini sağlamak görevlerini üstlenmiştir.
 Ocak 1981'de yürürlüğe giren İthalat Rejimi Karan ile kotalar azaltılmış ve II sayılı Liberasyon Listesinde yer alan birçok mal I Sayılı Listeye aktarılmıştır (II sayılı listede yer alan malların ithali için bakanlık izni gerekirken, I sayılı liste için izne gerek yoktu), 1984 yılında yürürlüğe giren İthalat Rejimi ile kota listeleri tamamen kaldırılmıştır. Önceki yıllarda uygulamaya konulan liberal ithalat politikalarının hiçbiri, 1984 yılı 1 İthalat Rejimi kadar bir yapısal değişikliği beraberinde getirememiştir, 1984 Rejimi ile yürürlüğe konulan ithalat politikasının dayandığı temel ilkeler; iç fiyatların yükselmesini önleyebilmek ve tüketiciyi korumak amacıyla aşırı derecede korunan sanayinin rekabete açılması, dış ticaretin mümkün olduğu kadar serbestleştirilmesi, fon ödemek suretiyle ithal edilecek madde sayısının artırılması ve bu suretle yeteri kadar üretilmeyen veya dağıtımında aksaklıklar görülen maddelerin fiyatlarında gözlenen aşın yükselmenin ve böylece kaçakçılığın ve dolayısıyla haksız kazançların önlenmesi, bazı sektörlere nispi bir koruma sağlanması ve konut sorununun çözümü için sağlıklı bir kaynak yaratılması olarak özetlenebilir.
İthalat politikasının dayandığı bu temel hedeflere ulaşabilmesi için, yasak ve izne tabi maddeler listeleri yayınlanarak bunlar dışında kalan malların ithali serbest bırakılmış, diğer bir deyişle ithal edilebilecek maddeler değil, tersine yasak mallar istisna haline getirilmiştir, Silah, cephane, uyuşturucu maddeler ithali yasak mallar listesine konulmuştur, Böylece, daha önceki yıllarda hangi malların hangi yollarla ithal edilebileceğini belirten ve geriye kalan maddelerin ithalatını yasaklayan bir rejimden, ithali yasak mallan tek tek belirleyen ve diğer maddelerin ithalini serbest bırakan bir rejime geçilmiştir. 24 Ocak 1980 Ekonomik istikrar kararlarıyla birlikte dışa açılma ve ihracata yönelik sanayileşme stratejisiyle Serbest Bölgeler önem kazanmaya başlamıştır.
1985 yılında yürürlüğe konulan 3218 sayılı Serbest Bölgeler Kanunu, ihracatı artırmak amacıyla serbest bölge kurma ve bölgelerdeki yerli ve yabancı yatırımcıları teşvik etme düşüncesiyle hazırlanmıştır. Yasaya göre, serbest ticaret bölgesiyle Türkiye'nin diğer bölgeleri arasındaki ticaret, dış ticaret rejimi kapsamına alınmıştır.
Buna karşılık, serbest bölgeler ile diğer ülkeler arasındaki ticari ilişkiler dış ticaret rejimi kapsamı dışında tutulmuştur.
1990 yılında Körfez Krizinin çıkması ve 1991 yılında erken genel seçimlerin yapılması, para politikalarının gevşemesine yol açmış, özellikle Körfez Krizi ihracatımızı olumsuz yönde etkilemiş bulunmaktadır.
Kalkınma Planlan ve Yıllık Programlardaki toplumsal ve ekonomik hedeflerin gerçekleştirilmesi, bölgeler arası farklılıklardan kaynaklanan ekonomik ve sosyal dezavantajların ortadan kaldırılması, yeni eğitim olanakları sağlanarak istihdamın güçlendirilmesi, araştırma ve geliştirme faaliyetlerine ağırlık verilmesi, aynı üretim dalında faaliyette bulunan finansman gücü yetersiz işletmelerin örgütlenmesi, çevre sorunlarının önlenmesi için sanayinin yeniden yapılanması, tarım ürünlerinin GATT taahhütlerimiz çerçevesinde desteklenmesi, ülke ürünlerinin dış piyasalarda tanıtımı ve pazarlanması amacıyla 1995 yılı başından itibaren ihracata yönelik devlet yardımları programlan yürürlüğe konulmuştur.
İhracat Rejimi Kararına istinaden yayımlanan İhracat Yönetmeliği hükümleri uyarınca, 1936 yılından beri devam etmiş olan ve ihracatçılara, ihracat yapabilme olanağı tanıyan ihracatçı belgeleri uygulamasına 15.1.1996 tarihinden itibaren son verilmiştir (ithalatçı belgeleri uygulaması ise 1.1.1996 tarihi itibariyle yürürlükten kaldırılmıştır). İhraç edeceği mala göre ilgili ihracatçı birliğine üye olan, gerçek usulde vergiye tabi (tek vergi numarası sahibi) gerçek ve tüzel kişi tacirler, esnaf ve sanatkarlar odalarına kayıtlı üretim faaliyetiyle iştigal eden esnaf ve sanatkarlar ile joint-venture ve konsorsiyumlara ihracat yapabilme olanağı tanınmıştır.
Üretiminde ithal girdi kullanılan mamullerin ihracı, ihracat sayılan satış ve teslimler ile döviz kazandırıcı hizmet ve faaliyetlerin belirlenmesi ve bu husustaki tedbirlerin düzenlenmesi ve yürütülmesi amacıyla 31.12.1995 tarihinde 95/7615 sayılı Dahilde İşleme Rejimi Kararı uygulamaya konulmuştur. Bu Karar uyarınca; Türkiye gümrük bölgesi içerisinde (serbest bölgeler hariç) yerleşik firmalara verilecek izin belgeleri kapsamında ihracı taahhüt edilen işlem görmüş ürünlerin üretimi için gerekli olan hammadde, yardımcı madde, yarı mamul ve ambalaj malzemeleri, ithal sırasında, ticaret politikası önlemlerine tabi tutulmaksızın alınması gereken her türlü vergiden muaf tutulmuştur. Öte yandan, serbest dolaşıma girmiş bir eşyanın, işlem görmüş ürünler şeklinde ihracı halinde ise ithalat esnasında alınan vergilerin geri ödenmesi sistemi ihdas olunmuştur. İhracatın gerçekleştirilmesi, dahilde işleme izin belgelerinde ihracı taahhüt edilen malın, İhracat Rejimi Kararı ve İhracat Yönetmeliği ile Gümrük Mevzuatına uygun şekilde gümrük hattından bir üçüncü ülkeye veya Avrupa Birliği üyesi ülkelere gönderilmesi anlamındadır. İhraç bedellerinin yurda getirilmesine ilişkin esaslar Kambiyo Mevzuatı hükümlerine tabi olup, ihraç bedelleri Türkiye'ye döviz veya mal olarak getirilebilmektedir.
Hariçte İşleme Rejimi (Geçici İhracat), serbest dolaşımdaki eşyanın, işlenmek üzere Türkiye gümrük bölgesinden geçici olarak üçüncü ülkelere gönderilmesi ve bu faaliyetler sonucu elde edilen ürünlere tam ve kısmi muafiyet uygulamak suretiyle tekrar serbest dolaşıma girmesidir.


Ekonomik istikrar tedbirleri ve dış ticaret politikası da değişikliği ile birlikte 1980 yılında 2,9 milyar dolar olan ihracat, 1981 yılında 4,7 milyar dolara, ithalat 7,9 milyar dolardan, 8,9 milyar dolara yükselmiştir. 1981 yılında ihracatı ithalatı karşılama oranı %36,8'den,%52,6'ya yükselmiştir.
1980 yılında ihracatta sanayi mamullerinin payının artırılması amacıyla uygulamaya konan teşvikler (vergi iadesi, ihracatçıların döviz tutma yetkisi) etkili olmuş ve 1980-1990 döneminde sanayi ürünleri ihracatının da %36'dan %79 düzeylerine erişmiştir. Bu  gelişme tarımsal mallar ihracatının nispi payının azalmasına paralel olarak gerçekleştirilmiştir. Aynı dönemde sanayi malları ihracatının GSMH içindeki payı sürekli artış göstermiştir. Bu durum iç talebin kontrol altında tutulmasının ve ihracatın parasal araçlarla teşvik edilmesinin  bir sonucudur.
Planlı dönemin başlangıcı olan 1963 yılında ihracatın %79'u tarım ve hayvancılık %17'si ise sanayi ürünlerinden oluşmakta idi.
1980 yılında bu oran sırasıyla %57 ve %36 olarak gerçekleşmiştir. Tarımsal ürünlerin ihracat gelirlerindeki nisbi payı, bu tarihten sonra izlenen teşvik politikalarına ve döviz kurlarındaki ayarlamalara paralel olarak gerileyerek 1995'de %11'e düşmüştür. Buna karşılık sanayi ürünlerinin payı 1980'de %36'dan 15 yıl sonra 1995'de %87'ye çıkmıştır. 1997 yıllında ise, sanayi ürünlerinin toplam ihracat içindeki payı % 87 olarak gerçekleşmiştir. Bunda, sanayi ürünleri ihracatını teşvike yönelik politikalar, döviz kurlarındaki ayarlamalar ve iç talebi kısarak sanayi üretiminin dış piyasalara yönlendirmeye yönelik önlemler etkili olmuştur.
Türkiye'nin tarımsal ürün ihracatı içinde en önemli yeri bitkisel ürünler tutmaktadır. Başlıca bitkisel ürünler arasında pamuk, tütün, fındık ve kuru üzüm gibi dört klasik ürün gelmektedir.
Madencilik ve taşocakçılığı ürünleri ihracatı 1990'da 326, 1995'te 405 ve 1997'de 424 milyon dolar olmuştur. Sanayi ürünlerinde lokomotif sektör, dokuma ve giyim sanayi ürünleridir. Ortalama olarak Türkiye ihracatının üçte birden fazlasını bu alt sektör ürünleri oluşturmuştur. Daha sonra demir ve çelik sanayi ürünleri gelmektedir.
 Yapılan bir çalışmaya göre (Togan, 1993), Türkiye ekonomisinde ithalat, 1970-1990 döneminde yılda ortalama %13,7 oranında büyümüştür. Temel mallarda bu oran %16,3, imalat sanayi ürünlerinde ise %11,9'dur. Bu büyüme oranları bize, temel mal ithalatı toplam ithalattan daha hızlı geliştiğini ve dolayısıyla ithalatta temel mallar lehine bir yapısal değişimin ortaya çıktığını göstermektedir. Aynı dönemde büyüme oranları kullanılarak belirlenen ithalatın trend değerleri ile gerçekleşme arasındaki fark trend değerlerinin yüzdesi olarak ifade edildiğinde, trend değerlerinden sapma temel mallarda %38, mamul mallarda % 15,7, ithalatta ise %22,8' dir. %20' nin üzerindeki değerler "büyük sapma" olarak istikrarsızlığı ifade ettiği için (Maizels, 1971) Türkiye'nin temel ve imalat sanayii malları ithalatı ile genel ithalatı kararlı değildir. Toplam ithalattaki istikrarsızlık, petrol fiyatlarındaki dalgalanmalardan ve artışlardan kaynaklanmaktadır.
Türkiye'nin ithalatının sektörel gruplara göre dağılımı incelendiğinde, en önemli sektörün sanayi ürünleri olduğu görülmektedir. Sanayi ürünlerinin 1997 yılı içinde toplam ithalata oranı %85 olarak gerçekleşmiştir. Bu sektörde imalat sanayii ürünleri önemli bir yer tutmaktadır. Kimya, demir-çelik, makine, elektrikli makine ve cihazlar ve test araçları önemli kalemler arasındadır. Özellikle son yıllarda taşıt araçları ithalatında önemli bir artış gözlenmektedir. işlenmiş tarım ürünleri ithalatı da sanayi ürünleri ithalatında göreli olarak bir öneme sahiptir. Madencilik ve ocakçılığı sektöründe ham petrol ithalatı, gerçekten hem alt sektör ve hem de toplam ithalat içinde ağırlığını hissettirmektedir.





Türkiye'nin dış ticareti zaman içinde incelendiği zaman ortaya şu gerçek çıkmaktadır.
Türkiye geleneksel olarak OECD ülkeleriyle ticaret yapmaktadır. 24 OECD ülkesi 1970 ve 1990 yıllarında Türkiye’nin ihracat ve ithalatında sırası la %78 ve %69 oranında artacaktır.
1980'li yıllarda OECD ülkeleri, dış ticaretimizde ilk sırayı almaya devam etmişlerdir. Fakat göreli olarak payında az da olsa bir düşme gözlenmiştir. 1990'lı yıllara doğru pay yeniden artarak 1995'de ihracatında %61, ithalatımızda %66 oranına ulaşmıştır. Ülke grubunun 1997 yılında ihracatımız içindeki payı ise %58.4 olarak gerçekleşmiştir.
OECD içinde AB önemli bir yer tutmaktadır. 1970 yılında AB ülkelerine ihracat, toplam içinde %50'lik bir paya sahiptir. Bu oran, 1979'a kadar %50'nin altına düşmemiş,.1981 ve 1982 yıllarında %33 ve seviyesine inmiştir.Bu dünya petrol fiyatlarındaki artışın önemli payı vardır. Türkiye'nin ihracatında AB ülkelerinin payı, 1983'den sonra yeniden artmaya başlamış (%36), 1985'de %40'lar seviyesine ulaşmış, daha sonraki yıllarda da giderek büyümüştür. 1987'de pay 0/047,8, 1995'de %51,2, 1997'de 0/046,2 olmuştur. AB ülkelerinden ithalatın toplam ithalatımız içindeki payı, 1980'lerin ilk yarısında %30' lar ikinci yarısında ise %40'lar oranında seyretmiştir. 1995'teki oran %47,2, 1997'deki oran %51 olmuştur. AB ülkeleri arasında gerek ihracatımızda ve gerek ithalatımızda en önemli paya sahip olan ülke Almanya'dır. OECD ülkeleri içinde, "Diğer OECD Ülkeleri" arasında yer alan ABD, 1945'ten sonra Türkiye'nin ihracatında önemli yer tutmaya başlamıştır.
1980'li yıllarından itibaren Orta Doğu ve Kuzey Afrika'daki İslam ülkelerinin de ticaretimizdeki paylarında hızlı bir artış gözlenmiştir. 1970'li yılların başından İtibaren İslam Konferansı çerçevesinde İslam ülkeleriyle dış ticareti geliştirmeye yönelik çalışmalar, 1980 Eylül ayında patlak veren İran- Irak savaşının başlamasıyla önem kazanmış ve bu iki ülkeyle yapılan dış ticaret hacmi hızla artmıştır. 1983 .yılında İran, Almanya'yı geride bırakarak Türkiye'nin dış ticaretinde ilk sırayı almıştır. İzleyen iki yılda İran ve Irak ile toplam dış ticaret hacmi, dört milyar doları aşmıştır. Bunda, savaş dolayısıyla her iki ülkenin ihtiyaçlarını Türkiye' den karşılama isteği önemli rol oynamıştır. 1986' dan sonra İran ve Irak ile dış ticaret hacmi daralmaya başlamıştır. Artan savaş giderleri ve düşen petrol fiyatları, her iki ülkenin satın alma gücünü azaltmış, Irak, Türkiye'ye olan 1,5 milyar dolarlık ticari borcunu ödeyemez konuma düşmüştür.
1980'li yıllardan sonra Türkiye'nin İslam ülkeleriyle olan dış ticaret hacmi daralmaya başlamış, 1981'de toplam ihracatımızın 0/042'si bu ülkelere yönelik iken, 1989'da%25, 1995 'te % 15, 1' e kadar düşmüştür. Benzer gelişim ithalatta da gözlenmiştir. 1981' de toplam ithalatımızda İslam ülkeleri %40,0'lık paya sahip iken, 1985'de bu oran %33,0, 1989'da %18,5, 1990'da %17,3 ve 1995'de %12,1 olmuştur. Bu gelişmeler ve genel bilim, dünya petrol fiyatlarının, bu ülkelerle dış ticaret ilişkilerimizi olumsuz yönde etkilediğini ortaya koymaktadır.
1990 yılında Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra ortaya çıkan Cumhuriyetler arasında Rusya Federasyonu da Türkiye'nin gerek ihracatında ve gerek ithalatında göreli önemi olan bir ülke konumuna gelmiştir. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesi içinde önemli bir potansiyele sahip olan eski Sovyetler Birliği yeni Rusya Federasyonu ile yapılan ikili anlaşmalar çerçevesinde iki taraf arasındaki dış ticaret hacmi hızla artmıştır. Bu olumlu gelişmeler sonucunda, ı 995 yılında Rusya Federasyonu toplam ihracatımızda %5,7, toplam ithalatımızda %5,8 oranında yer tutmuştur. 1997 yılı içerisinde Rusya Federasyonunun toplam ihracatımız ve ithalatımız içerisindeki payı sırasıyla %7,8 ve 0/04,5 olarak gerçekleşmiştir. Benzer gelişmeler, yeni bağımsızlıklarını kazanan Türk Cumhuriyetleriyle olan ticari ilişkilerde de yakın bir gelecekte görülebilecektir. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesinde yer alan Rusya Federasyonu ve Türk Cumhuriyetleri, Türkiye ekonomisi ile tamamlayıcı bir ekonomik yapıda oldukları için, büyük bir potansiyel ticaret ortağı olma konumundaki ülkelerdir.
 SONUÇ

Kısa dönemde alınan sonuçlara değinmek gerekirse, 24 Ocak Kararları ile, dış rekabete açık ekonomi modeli kurulmuş, karşılaştırmalı üstünlükler gözden geçirilmiş, ihracat artmış, ihracatta sanayi mallarının payı yükselmiş, yabancı sermaye, işçi dövizleri ve turizm gelirleri artmış, artan ithalat talebine bağlı olarak ticaret açığı büyümüş, kapasite kullanım oranlarında dikkat çekici artışlar sağlanmış, reel faiz politikası çerçevesinde mevduatlar yükselmiş, tekstil, inşaat ve hafif sanayi ihracatın lokomotif sektörleri olmuştur. Altın ve döviz üzerindeki kontrollerin kaldırılmasıyla, para piyasasının bütün araçları ekonomi içindeki yerini almış, borsa gelişmiş, enflasyon gerileme sürecine girmiştir.
Türkiye ekonomisinde temel yapısal değişiklikler yaratan 24 Ocak 1980 ekonomi  istikrar, önlemlerinden sonra, (özellikle 1990 yılından itibaren kamu kesimi açıklarının hızla artması, vergi gelirlerinin iç borç servisine bile yetmemesi, devletin nakit açığını iç borçlanma ile finanse eder duruma düşmesi, bu açığı kapatmak için dış borca ve Merkez Bankası kaynaklarına yönelmesi ile döviz rezervlerinin hızla erimesi, yeni bir istikrar programının yürürlüğe konulmasını zorunlu kılmıştır. Kamu kesimi borçlanma gereği (KKBG)/GSMH oranı, 1990 sonrasında % 90'ları geçmiştir. Açık, özellikle kamu cari ve transfer harcamalarından kaynaklanmış finansman amacıyla iç ve dış borçlanmaya gidilmiştir. Toplam borç stokunun yükselmesi yıllık ana para ve faiz ödemelerini artırmıştır. Kamu açıklarındaki hızlı büyüme, özellikle iç borçlanmanın ve bu arada faiz oranlarının hızla artmasına yol açmıştır.

FOREX REKLAMLARI

FOREX4

FOREX