Münazara
--------------------------------------------------------------------------------
Bir cümle ile ifade edilen tez ile antitezin iki grup arasında bir hakem topluluğu önünde tartışıldığı toplantlara münazara denir. Tartışmalarda yarışma kaygısı olmadığı halde, münazaralarda bir yarışma havası vardır. Münazaralarda düşünce ve ifade yarışı söz konusudur.
Münazaranın Özellikleri;
- Üye sayısı 1-4 arası değişebilir.
- Her iki grup başkan veya sözcüsünü belirler.
- Her konuşmacı sırayla söz hakkı alır.
- En son grup sözcüsü savunmalarını yaparak münazarayı bitirir.
- Jüri grupları değerlendirerek kazanan tarafı belirler.
HOŞ GELDİNİZ
HOŞ GELDİNİZ
ödevinizinarsivine BUYRUN;
** BEMBEYAZ SAYFAMIZDAN SİZLERE ÖDEVLERİNİZİ SUNMAKTAN BÜYÜK GURUR DUYARIZ....
ödevinizinarsivine BUYRUN;
** BEMBEYAZ SAYFAMIZDAN SİZLERE ÖDEVLERİNİZİ SUNMAKTAN BÜYÜK GURUR DUYARIZ....
11 Eylül 2010 Cumartesi
Deneme Açıklaması ve Örnekleri... Dil Anlatım ... ARŞİVİMİZDEN
Deneme Örnekleri ve Açıklaması
--------------------------------------------------------------------------------
TAHMINA
Deneme
Bir insanın herhangi bir konuda içini dökmek, paylaşmak amaçlı kesin hükümlere varmadan samimi bir üslupla yazdığı yazılara deneme denir .
Deneme tür ve üslup olarak pek çok türe yaklaşır. Bu yüzden de yazılması en zor olan türlerdendir. Belki de adı bu yüzden denemedir. Deneme yazarken paylaşımcı ve samimi bir üslup kullanırken sohbete, düşünmemizi ortaya koyarken fıkraya, duygularımızı ortaya koyarken eleştiriye yaklaşma riski her zaman vardır.
Bu türün en büyük ustası Montaigne kitabının önsözünde özetle şöyle demektedir: "Eğer mümkün olsaydı karşınıza anadan doğma çıkardım. Bu kitapta size asla bir şey kanıtlama iddiam yoktur. Elimden geldiğince size beni anlattım. Bana hak vermenizi ya da yargılamanızı istemiyorum" buradan da anlaşıldığına göre denemeler iddialı olmayan, ispat kaygısı taşımayan; temel anlamda insan doğallığına dayanan eserlerdir.
Deneme, Avrupa edebiyatında Fransız Montaigne ile başladı. Türk edebiyatında ise Tanzimat sonrasında özellikle de Servet-i Fünûn döneminde karşımıza çıkar. Ancak asıl gelişmesini Cumhuriyet döneminde gerçekleştirir. Günümüzde deneme en sevilen türlerden biridir.
Eskiden denemeye verilen "muhasebe" ismi, onun konusu hakkında bir ipucu vermektedir. Çünkü denemeler toplumsal konulardan daha çok kişisel: konulara, soyut dünyalara ve iç hesaplaşmalara daha yakındır. Bu yönüyle fıkra türünden ayrılır. Fıkralar toplumsal konulara kişisel yaklaşımlar getirirken deneme iç dünyanın samimi itirafı gibidir.
Denemeye özgü bir konu türü yoktur. Özgürce seçilen bir konuda, yazarın kendi kendiyle konuşma havası içinde yazdığı yazı türüdür. Yazının konusu yazarın o anda aklına geliveren bir konu görünümündedir. Öğretici ve düşünsel yanı da vardır.
Denemenin belirleyici özellikleri nelerdir?
• Makale gibi düşünsel plânla yazılır. Fakat makaleden kısa yazılardır.
• Yazar anlattıklarını kanıtlamak zorunda değildir. Bilimselden çok kişisel görüşünü açıklar, okuyucusunu kendisi gibi düşündürme kaygısı yoktur.
• Günübirlik yazılardır, en beğenileni bile birkaç gün sonra unutulur.
Serbest düşüncenin ifade alanı ve nesrin bir türü olarak deneme, yazarın gözlemlediği ya da yaşadığı olay, olgu, durum ve izlediği objelerle ya da herhangi bir kavramla ilgili izlenimlerinin herhangi bir plâna bağlı kalmayarak, ****ller getirip kanıtlama yoluna gerek duymadan ve kesin hükümler vermeden, tamamen kişisel görüşüyle serbestçe yazıya döktüğü birkaç sayfayı geçmeyen kısa metinlere denir.
Deneme, derin düşünceden çok, kişinin kendi dışındaki nesnelerle herhangi bir konuda gerçek ya da hayalî olarak girdiği diyaloğun ürünüdür.
Deneme yazarı, olay, olgu, durum ve eşyalarda sıradan insanların eskilerin ifadesiyle ülfet ve ünsiyet perdesiyle göremediği, farkına varamadığı ayrıntıları, dikkat etmediği hususları, incelikleri, güzellikleri, harikaları, olağanın altında yatan olağanüstülükleri görebilen, hissedebilen, düşüncesiyle ve deneyimleriyle onları okuyucular için ilginç görülebilecek şekilde yazıya dökebilen insandır. Sıradan insanın “baktığı” şeyi deneme yazarı “görür”.
Deneme dilinde çeşitli bilim, felsefe ve sanat dallarına ait terimlere yer vermekten ziyade, halk çoğunluğunun ortak günlük konuşma dilinin düşünce diline dönüştürülmesi çabası hâkimdir. Denemede bilimsel yazılardaki kuruluk ve şematiklik bulunmaz. Düşünce şiirsel, akıcı, samimî bir üslûpla sunulur. Bu bakımdan deneme yazılarının geniş halk yığınlarınca kolayca ve rahatlıkla okunabilme özelliği vardır. Deneme yazarı yazısını yazarken, bir anlamda kendi kendisiyle diyalog içindedir. Kendi zihinsel âleminde düşünce temrinleri yapar.
Felsefî metinlerde filozof, yazısında kendince sistemini kurduğu felsefî bir anlayışa, sistematik felsefî bir dünya görüşüne bağlı olarak düşüncelerini ortaya koyar. Ortaya koyduğu her metin, kendi felsefî bakış açısının birer açılımı, ayrıntısı mahiyetindedir. Ancak denemede böyle sistematik bir düşünceye bağımlılık zorunluluğu yoktur. Denemecinin yazısında ileri sürdüğü düşünce, herhangi bir felsefe ekolüyle ilintili olmayabilir. Ancak filozof yazısında kurduğu ekole bağlı düşünce üretme çabası içindedir.
Klâsik Türk edebiyatındaki münşeât mecmualarındaki yazılar ve Kâtip Çelebi (16091657) gibi yazarlar bir tarafa bırakılırsa, modern anlamda deneme türü, Türk edebiyatında asıl olarak gazete ile birlikte ortaya çıkmaya başlamıştır. İlk özel gazete Tercümanı Ahval (1860)’in yayın hayatına başlamasından itibaren gazetelerde çıkan değişik yazılar, zamanla ayrı bir tür olan deneme için dil, anlatım ve yaklaşım bakımından zemin oluşturmuşlardır. Tanzimattan itibaren bir süre gazete ve dergilerde “musâhabe” üst başlığı altında deneme benzeri yazılar kaleme alınmıştır.
Türk edebiyatında deneme türünde pek çok ürün verilmiştir. Bu tür içine koyabileceğimiz ürünler, genellikle değişik zamanlarda çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmış yazıların bir araya getirilip kitaplaşmış şekilleridir. Bu eserlerde yer alan yazıların bir kısmı, inceleme, eleştiri yazısı olarak da görülebilir. Bunun yanında bir kitapta yer alan yazıların bir kısmı edebiyat, bir kısmı tarih, bir kısmı felsefe, bir kısmı başka konularda olabilmektedir. O bakımdan deneme türü için çok kesin sınıflandırma ve sınırlandırmalar yapılamamaktadır.
Türk edebiyatında ilk deneme kitapları arasında ,
Ahmet Haşim’in Bize Göre (1928), Gurebahanei Laklakan (1928);
Ahmet Rasim’in pek çok yazısı; Mahmut Sadık’ın Takvimden Yapraklar (1912); Refik Halit Karay’ın Bir Avuç Saçma (1939), Bir İçim Su (1931), İlk Adım (1941), Üç Nesil Üç Hayat (1943), Makyajlı Kadın (1943), Tanrıya Şikâyet (1944);
Falih Rıfkı Atay’ın Eski Saat (1933), Niçin Kurtulmak (1953), Çile (1955), İnanç (1965), Pazar Konuşmaları (1966), Kurtuluş (1966), Bayrak (1970) gibi kitaplarını saymak mümkündür.
Türk edebiyatında deneme türü, genellikle şair, romancı ya da hikâyeci kimliği öne çıkan sanatçılar tarafından ortaya konan ürünlerden oluşmaktadır. Birinci derecedeki vasfı “denemeci” olan yazar sayısı oldukça azdır.
Nurullah Ataç (1898-1957),
Sabahattin Eyüboğlu (1908-1973),
Suut Kemal Yetkin (1903-1980),
Mehmet Kaplan (1915-1986),
Nurettin Topçu (1909-1975),
Salah Birsel (1919 ),
Vedat Günyol (1912 ),
Enis Batur (1952 ),
Cemil Meriç (19171987),
Mehmet Salihoğlu (1922 ),
Uğur Kökden (1934 ),
Nermi Uygur (1925 ) bunlardan birkaçıdır.
TÜRK’ÜN MUTLULUĞU: ATATÜRK
Şeflerin ödevi hayatı sevinç ve istekle karşılamak hususunda uluslarına yol göstermektir” diyordu Atatürk ölümünden bir yıl önce yabancı bir devletin dışişleri bakanına. Tarihimizde ilk defa gerçekten halka yönelmiş, köylüsüyle elele kurtuluşunun, mutluluğunun destanını yazmış bir devlet adamımızın dünyaya seslenişiydi bu.
İmparatorluklar kurmuş bunca devlet adamları uluslarına ne getirmişti yağmalar talanlar, sönmüş ocaklar, kinler, her iki yandan göz yaşları ahlar vahlar pahasına kazanılan topraklarla kendi şan şeref edebiyatları, fetih gururları d ışında? Anadolu halkına, köylüsüne ne kazandırmıştı bunca fetihler istilâlar “hanedan” gururu, şan şeref tutkuları dışında, hayatı sevinç ve istekle karşılamak için ne yol göstermişlerdi uluslarına?
Bir Atatürk gösterdi halkına, köylüsüne hayatı sevinç ve istekle karşılamanın, insan gibi yaşamının yolunu. Çünkü bir halk çocuğu, bir halk adamıydı Atatürk. Gücünü zorbalıktan, tanrısal desteklerden değil, halkın güveninden, halka güveninden, sevgisinden alıyordu. Halktan gelmiş, halka yönelmiştir.
Atatürk Türk ulusunun mutluluğunu kendi mutluluğundan ayırmıyordu. O da, her insan gibi mutlu olmak istiyordu elbet. Ama bir başkumandan, bir devlet şefi olarak, tek başına mutlu olamayacağını biliyordu. Oysa, tarih bize saraylarına kapanıp halkının köylüsünün dışında mutlu olmaya çalışan nice devlet şefi örneği veriyordu. Atatürk, halkıyla köylüsüyle birlikte mutlu olmak istiyordu. Köylüsü aç, halkı mutsuz yaşarken kendinin mutlu olamıyacağını biliyordu. Bunca rütbeleri, sırmaları şanları şerefleri bırakıp Kurtuluş Savaşına koşmasını nasıl açıklayabiliriz yoksa? Bu savaş, Türkün mutluluğuna açılan ilk kapıydı. Ana yurdu kurtulduktan sonra Türke hayatı sevinç ve istekle karşılamanın yolunu göstermek gerekti. Bu yol batı uygarlığına giden yoldu.
Türkiye’nin dramı, batı uygarlığı dışında kalmış bütün geri ülkeler gibi, “ölmesini bilmiyen şeylerle yaşamasını bilmeyenler arasındaki amansız çatışma” daydı. **mesini bilmiyen şeyler, Türkiye’yi batı dünyasından en az bir iki yüzyıl geride bıraktıran kör inançlar, yobazlıklar, olumlu bilgi düşmanlığıydı. Yaşamasını bilmeyenlerse, tâ II.Mahmut’tan bu yana başlayan; ama en iyi neyitli aydınlarımızın bile ölesiye bağlanıp yaşatamadıkları, yaşatmakta direnemedikleri batı uygarlığını yapan bilim kafasıydı.
Atatürk bu çatışmada ölmesini bilmiyen şeylere karşı yaşaması gerekeni yaşatmaya çalışmış ve bunda büyük ölçüde başarıya ulaşmış tek devlet adamımızdır. Devrimleri tam yaptığına inanacak kadar saf değildi Atatürk. “Benim yaptığım işler birbirine bağlı ve gerekli şeylerdir. Bana yaptıklarımdan değil yapacaklarımdan söz edin” derken, devrimlerin tam olmadığını anlatmak istiyordu. Biliyordu ki devrimleri yetersizdi. Ama bu yetersizliklerin yine devrimlerle giderileceğini, devrimlerin yine devrimlerle ayakta kalabileceğini de biliyordu. Onun için de Atatürk, devrimlerini ulusun en dinç, en dinamik bölüğüne, gençliğe emanet etmişti.
Atatürk ,Türk ulusuna hayatı sevinçle karşılamanın, yani mutluluğunun yolunu göstermiştir. Bu yolda yürümek, bu uğurda ölesiye savaşmak, devrimleri devrimlerle beslemek Türk aydınına düşen en büyük bir görevdir.
Vedat Günyol
Hayat dediğin nedir ki?Kısacık bir zaman dilimi.Bazen acılarla,bazen mutluluklarla,bazen gözyaşı,bazen hüzünle dolu insan ömrü.Aslında hayatın tarifini tam olarak yapamıyorum.Soruyorum kendime nasıl birşey...Daha dün bu soruya çok güzel ona doyamıyorum derken bugün verdiğim cevaba şaşıyorum.İkilemde kalıyorum.Mutlu olunca iyiki bu hayattayım iyiki evren var diyorum.Peki yüreğim acılarla kavrulurken,gözlerim yaşla doluyken işte o zaman keşke hayatta olmasaydım diyorum.Ama bazen çevreme bakıyorum acıklı öyküler,çileli yaşamlar,acı çeken insanlar...O zaman kendime diyorum ki ŞÜKRET haline!İyiki hayattasın,iyiki sevdiklerin yanında.İşte o zaman anlıyorum ki hayat kısada olsa onu dolu dolu yaşayacaksın.Ve mutlu olmayı bileceksin....
ArKaDaŞlık
ArKadaş; iyi günde kötü günde hep yanımda olandır. İyi, güzel, mutlu bir günümde benimle olan; kötü günlerimde ßana yardımcı Olandır. ßenim Arkadaşım bana göre dünyanın en çok güvenilir, en çok güvenilern kişidir. Ona her konuda, her yerde, Her zaman Danışabilceim bir kişidir arkadaş.
Arkadaşlığın nedeni sonsuzdur. Hiç Kimse içinden çıkamaz. Bir an Bi düşünün niçin nasıl Arkadaş oldunuz? Nasıl ? Tabi kide vardır iki, üç neden.Ama bunlardan en önemlisi arkadaşınla yaşamaya eşbir anlam vermeniz.
Arkadaşlık bu kadar güzel olmasına ramen kötü yanları yok mu? Elbette var. Atalarımızı '' üzüm üzüme baka baka kararır'' demiş. Arkadaşınız Sigara içiyor diyelim.Senide alıştırır, sen istemmesen bile arkadaşın ''bir duman çek, bir kereden birşey olmaz...'' vs cümlelerde başlar ve seni içmeye zorLar kısacası.Bu yüzden Arkadaş sandıımız kişilerin iç kimliini bilmemiz Lazım...
ßirde iki yüzlü arkadaşlıklar vardır. Senin dediğini diğerine söyleyen, başkalarına sırlarını yayan arkadaşlarımızda var. ßurda senin, başka yerde başkasının.Bunlara çok dikkat etmemiz gerekiyor. yai gErçek bir Arkadaş ßulmak Çok Zor!!!
unuttuumuz birşey bir günlük arkadaş ve ömür boyu arkadaşlık. ßen şahsen ömür bboyu arkadaşlığı seçerim.Örnek isterseniz çok basit. ßir kuş alın eve 1 ay kafesinde kalsın sonra kafesini açarsan kaçar. Ama ßir köpek al1 ay aynında tut Sonra dışarı at O seni gene bulur. belki 1 hafta belki bir ay belkide 1 yıl sonra genede Bulur.
Arkadaşlıklar azalıyor günümüzde, çağımızda. ßir güb bir bakın çevresinize. göreceksiniz arkadaşlıklar, dostluklar çok az...Yok hatta. Arkadaş diye altatmışınız kendinizi.
Önemli olan şu, tek bir dünyada bir arkadaşınız varsa bilin deerini.Küçük veya büyük çıkarlar için para gibi harcamayın.ßir kimse '' dünyada Dost yoktur arkadaşlarım'' dediyse.. Sizde ''Dünyada Dostluk vardır'' ilkesini yaratın GÜCÜNÜZ YETTİĞİ KADAR!!!!
Silinmeyen Dostluk...(Deneme)
Aklına düşmüştü yine.. Geçmişin sayfaları arasında dolaşırken, geçmişe dair tüm duygulanımlarını ve yaşanmışlıklarını hatırlayıp sorgularken o da gelmişti aklına....Hatta ilk gelenlerden olmuştu...Onca sevinç acı, doğru yanlış, sevap günah varken hayata dair, aşka dair yaşadığı, aradan sıyrılıp düşüncesine oturmuştu birden...Bu bir tesadüf müydü yoksa son zamanlarda dostluğu yine sorgulamasından mı kaynaklanıyordu...Bilemedi...
Dostluk...En sevdiği kelime, en sevdiği ve en güvendiği anlamlı kavram...Ruhunu ısıtan...Onu çoğaltan...Bazense yıkıma götüren, hayata küstüren...Boşuna değildi dostluğu aşktan öte yaşadığını söylemesi...Dostluğa yüklediği anlamlar aşktan da öteydi, dostluk onun için sevginin en üst noktasında aşktı gerçekten de...Dostluk aşkı...Aşk...Bazen diğer sevgilerle kesişip birleşen yada çakışıp çatışan...Boyutunu kendi bile bilemediği, tek bir duygulanımla sınırlandıramadığı...Kimi dostu arkadaş ötesi değerle yüreğine yerleşmişti...Kimisi o değerin de ötesine geçip kardeş sevgisine bürünmüştü, kimisi aile...Adlarını ve yoğunluklarını koymakta zorlandığı zamanlar çok olmuştu...Ama hepsi yoğundu...Hepsi derinden...Ama o başkaydı...O en yoğunuydu...Arkadaştan hatta kardeşten öte dediğiydi, ailesinden sonra gelen kişi dediğiydi...Onca zamana, onca şeye ve hatta ona rağmen hala dediği...Tüm darbelerine rağmen hala değer verdiğiydi...Ama artık uzaktan...Yıllardır uzaktan...Ama hep yakından, çünkü yürekten...
Neydi bu uzaklığın sebebi? Kopuşun nedeni neydi? Yıllar öncesinde tüm hatayı kendi kendisine yüklemişti, onu herşeyden, herkesten ve hatta kendisinden bile korumak amacıyla...Onu kendinden önce tutmuştu...Ama o zamandan bugüne taşınan tek gerçek tükenişti...Bir çırpıda tükeniş...Daraltılmış zamanlara sığdırmaya kalkışmışlardı o en yoğun dostluğu...Dört nala paylaşımlara yelken açmışlardı temelsiz, dengesiz...Öncesini ve sonrasını hesaba katmadan o anı yaşamışlardı...Zamanla, ağır ağır, sindire sindire paylaşarak çoğalmak, çoğaltmak yani üretmek yerine bir anda tüketmişlerdi...Dış çevrenin etkisiyle de birleşince kopuş kaçınılmaz oluyordu maalesef...
Dış çevre...Acı acı gülümsedi birden...Beyoğlunun buram buram kirletilmişlik, yozlaşmışlık, çirkef koktuğu; insanın değil başkalarından, kendisinden bile koptuğu bir ortam olmuştu dış çevreleri çoğu zaman...Beyoğlu olmuştu hayatlarını sarıp sarmalayan...Sarıyer Taksim dolmuşlarının güzergahında başlayıp güçlenmiş sonra da tükenmiş, tüketilmiş bir dostluktu bu...Şiirlerine konu olan...Bir resim gibi gözlerinin önünde yanıp tükenen bir dostluktu bu, Beşiktaş’ta bir çay molası arınılmışlığında...Karşının ışıkları yanarken dostluk türkülerinin susmasıydı kulaklarda... Işıklı hüzün gecesinde biranın olduğu kadar dostluğun ve sevginin de ucuza satıldığı, sulandırıldığı bir Rock Bar’ın kapaniş şarkısıydı arda kalan...Orhan babanın şarkısına eşlik edişti yüreğe akan gözyaşlarıyla...Batsın Bu Dünya deyişti...Ve düşünce sarhoşu yürekleriyle İstiklalde son bir yürüyüştü...Yan yana...Ama uzak...Uzak ama yine de yakın...Tükenen ama bitmeyen...Bu cümleler kadar garip ve karışıktı işte onların birbirlerine vedaları...Ve bu yüzden kopamamışlardı galiba birbirlerinden, uzunca bir süre...Uzak ama yakın, yakın ama uzak olmuşlardı tüm korkularına, acılı anılarına, hatta zamana ve kıtalara yayılmış mesafelerin ayrımına rağmen...Kendilerine rağmen kopuşu ertlemişlerdi...Sevgi ve saygıdan vazgeçemedikleri için...Paylaşımlar azalsa hatta tükenişe geçse de birbirlerine verdikleri değer onların kopuşunu ertelemişti...
Ertelemişti...Sadece ertelemişti...Engelleyememişti ama...Zamandan ve kıtalardan doğan o uzun ayrılığın sonunda yollarının yine İstiklal’de kesiştiği geceye kadar ertelemişti sadece...Keşke o gece hiç olmasaydı, onu hiç görmeseydi dedi içinden...Keşke onu o halde görmeseydi...Yüreğinde her koşulda temize çıkarttığı dost yüreğinin ikiyüzlü soğukluğunu görmeseydi...Keşke ona olan saygısını kaybetmeseydi...Yıllardır yaptığı gibi uzaktan da olsa ona sevgi ve saygı yükleyebilseydi, çoğaltabilseydi onu yüreğinden benliğine geçen o en hassas, en can alıcı, en can katıcı yolda....O an onu tümden kaybettiğini sanmıştı, yani içinde, yani kendinde...Ona göre saygının olmadığı, kalmadığı yerde sevgi de barınamazdı, yaşayamazdı daha fazla...Ama sevgisi onu bile şaşırtmıştı...Saygıyla olan ritmik dansından çıkıp solo bir figürler silsilesi olarak yüreğindeki yerini korumuştu...Tüm keskin hareketleriyle can yakan bir şekilde olsa bile...Onu bu haliyle hissetmek bile güzeldi...Onu ona rağmen sevmek bile güzeldi...Sevebilmek en güzeliydi...
O son geceden sonra karşılaşmaları tümden farklı bir ortamda olmuştu...Kendisinin sonradan katıldığı, ama buna rağmen türlü çeşit sevgiler dostluklar üretebildiği, yaşayabildiği bir ortamın kalabalığında görmüştü onu...Uzaktan...Sessizce...Usu lca...İzlemişti...Ay larca...Yüzünü görmediği ama varlığını hissedebildiği bir ortamda...Selam vermeye bile çekinir bir halde ve de en acısı istemez bir halde...Çünkü artık onu uzaktan seviyordu, yitirilen saygıdan sonra varlığını istemiyordu hayatında...Sevgi ona yetiyordu...Onu sevmek için ona ihtiyacı yoktu...Hatta onun sevgisini kirleteceğinden korkuyordu...Onun buna hakkı yoktu...O hakkı yıllar öncesinde İstiklal caddesinin koşar adım yürüyüşlerinde düşürmüştü yürek cebinden...O yüzden bu yeni ortamda da hayatında da onu yanında istemiyordu...Ama yine de onun yanında olmaya çalışıyordu uzaktan uzağa...Ona destek olmaya çalışıyordu...Hayatı ve hayattan yansımalarını onunla yorumlamaya çalışıyordu...O istemese de, hatta maalesef haketmese de...Hayata ve ona karşı yorumladıklarını elinin tersiyle silip atsa da...Yine de onun yanında olmaya çalışıyordu, aslında hiç olmadan....Ondan uzak durmaya çalışıyordu, aslında hiç kopmadan...
Var ama yok, yok ama var duygu gelgitlerinin getirisiydi herşey...Varlığın yokluğun girdabında salınışına, yokluğun varlığın sıcaklığıyla içten içe giderilmesine dair tek bir sebep vardı, tek kelimeyle özetlenebilecek...Dostluk...Yü rek hafızasının en gerçek kelimesi...Ona bir kere Dostum demişti, onu dost olarak yüreğinin derinine yerleştirmişti...Onu dosttan öte kılmıştı sevgi rahminde...Artık istese de silemezdi...Dost dedikten sonra silemezdi...Onsuz da olsa yaşayacaktı bu sevgiye açan, sevgiyle yaşayan dostluğu...Hep taşıyacaktı yüreğinde asılı malül gazi dostluğunu...Yiğidi öldür hakkını yeme sözünün getirisiyle onu hep iyi yönleriyle hatırlayacaktı....Geçmişteki güzel anılarla...Her daim onun iyiliğini isteyerek...Onunla olan kopuşuna rağmen aslında çok iyi bir insan olduğunu bilerek...Onun hayata dair kazanımlarını alkışlayacaktı, kutlayacaktı uzaktan, kaybedişleriyle göz yaşı birliği yapacaktı onunla gizlice...Ondan bile habersiz...Sevecekti dost dediğini....Dost diye yüreğine yazdığını...Silemediğini...
Çalışmak insan için çok faydalı bir eylemdir.Hem insanın zihnini hem bedenini geliştirir.Atalarımızda ''çalışan demir pas tutmaz''diyerek çalışmanın önemini vurgulamışlardır.Fakat günümüzde kimse çalışmaya hevesli değil.Çoğu kişi çıkarcılık peşinde veyahut çalışmadan kazanmak peşinde.Öğrenciler,memurlar,iş çiler vs birçok kişi çalışmadan bazı şeyler elde etmeye kalkıyor.Öğrenciler ders çalışmak yerine kopya çekerek,memurlar rüşvet alarak,işçiler işlerden kaytararak...İşte günümüzdeki durum bu.Aslında çalışmak insan için çok güzel bir iştir.Döktüğün alın terinin verdiğin emeğin karşılığını almak insan için çok gurur verici...Bu mutluluğu tadan insanlar çalışmaya daha fazla hevesleniyorlar ve işlerine dört elle sarılıyorlar.Bazen düşünüyorum ben yaptığım işin karşılığını alınca nasıl mutlu oluyorum.Neden insanlar bu mutluluğu tadmaktan yoksun kalıyorlar diyorum.O zaman işin içinden çıkamıyorum...Ama ben şunu biliyorum ki çalışmak insanı olgunlaştırır.Ve bende o olgunlaşmış insanlardan birisiyim...
**üm bende şık durmaz / deneme
O'nu tanıdığımdan beri gitmekten sözeder hep.Gitmek bazan ev eşyasını kırmızı kamyona yükleyip kök salma adına bir başka şehre gitmektir,bazan ölümün adı gitmek oluverir.
Nilüfer çiçeği gibi kök salmadan yaşadı.Çiçek üzerine tutunduğu gölü sevemedi hiç bir zaman.Maviye boyanmış dağların çevrelediği bir başka göldü düşlenen.
Bu kasabadan ev eşyası ile her gitme girişiminde,ilginç bir şekilde daha da çok bağlanıyor,kasaba ile arasında koparılması çok güç bağlar oluşuyordu.
Hiç çıkılmamış yolculuğun sonu gibiydi bu kasaba.
Bacasından duman tüten bir ev,ağaç ve ipi olmayan bir uçurtma gökyüzünde
Uçurtmaya yoldaş küçük bir bulut.Bir adam; yok yaptığı resmin içinde.
Yıllardır yüzü olmayan bir adama aşık.
'Yıllarca aşkı biriktirdim içimde,bozuk para gibi.Satın alsak suna,bir aşk kaç lira ki'
Öylesi birikti ki aşk,hiç çalmayan kapı zilleri ile bölündü rüyalar.**üm eteklerini hışırdatarak dolaşır oldu evin içinde.O üzerine battaniyeleri örtüp yattı.
'Isınırsam bekli geçer'
Geçmedi.
Penceresinin önündeki sarı koltukda gitmenin hayalini kurmak,ince ince planlamak ve yukarlarda bir yerden seyretmek gidiş törenini; umarsızca.
Kalmanın tek gerekçesi;
'**üm bende şık durmaz'
**ümü kendine yakıştırabilse,kutu olarak tanımladığı tabutunu bahçe kapsından çıkartabilseydi; gitmeyi planlarken ince ince; gerçekten gidermiydi
**üm senaryolarını bana anlattığında tüylerim diken diken olsa da soğuk-
kanlılığımı korudum hep.Hayata tutunmak adına böylesi çabalayan biri için
ölüm güzel bir düş olabilirdi ancak.
Şimdi bu düş gerçeğe dönüşmek üzere ve O gitme düşünü iptal edip kalabilmenin dedinde.
Gitmeyi bu kadar yürekten mi istedin ki tanrı bunun için sana bir fırsat yaratmaya hazırlanıyor.
Bunu bana yapma,çok yorgunum.
Yıllardır birliktesinizdir.Çok şey yaşayıp,paylaşmış,nerede ne yapacağını bilecek kadar iyi tanırsınız.Şimdi bir yabancılık bir acemilik girmiştir aranıza
Nasıl davranmanız,ne söylemeniz gerektiğini bilmiyor gibisinizdir; bunca
yaşanmışlığa rağmen;
ben suna
ben kanser
Yeni bir kimlik yüklenmiştir arkadaşınıza.İşte bu yeni kimliktir sizi acemi kılan şimdi ve sonrasında
Kapı çalıyor, O
'Güzel görünmeliyim arkadaşım'
Bu kadar mı önemlidir bir kadın için güzel görünmek? Söz konusu O ise, öyledir.
Bazan O'nun güzellik olgusunun ardına saklandığını ve bu olguyu kalkan olarak kullandığını düşünürüm.Tanrı elindeki bu kalkanı geri istiyor şimdi ve
O göğüslerinden birini tanrıya kurban ederek bu kalkanla vedalaşmaya
hazırlanıyor.
'Vücudumla vedalaşacağım hiç aklıma gelmezdi suna.Göğüslerimden birini havlu ile örtüp aynaya baktım,inan öyle eksik ki.Ben bu eksiği neyle tamam-
larım,bilmiyorum.
Bilmediğim yerlere düğüne hazırlanır gibi gidiyorum.Ayaklarım titriyor,
boğazım kuruyor.
Yaz gelince yine ıhlamurun altında olur muyuz,bilmiyorum.Bildiğim bir şey var ki eskisi gibi olmak zor ve ben çok korkuyorum'...
ZELİHA06
hayat
Yaşamımızın her anında , sevgi çenberi içinde yaşarız.Şöyle bir yaşamımızın gerilerine doğru gi****m.Hepimizin ilk sevdikleri ana va babalarımızdır.Diyeceksiniz ki bazı ebeveynlerin evlatlerına olan bağlılıkları epeyi gevşek olabiliyor.Bu istisnaları bir kenara bırakırsak ,içimize giren ilk sevgi ana sevgisidir.Bu sevgi yaşamımızda karşılaştığımız ve her sevgi ile karşılaştırdığımız temel bir sevgidir.Hepimiz ömrümüz boyunca bu sevginin gölgesinde kendimizi güvende hisseder ve asla vazgeçmeyi düşünmeyiz.Her karşılaştığımız sevgide ana sevgisi gibi karşılıksız ve sonsuz bir sevgi bekleriz.
Tabii dir ki zamanla yaşamın akışı içinde hayatın renklerinin ana sevgisi gibi sadece beyaz olmadığını farkederiz.Yepyeni renkler girer yaşamımıza veya geçer gider yakınlarımızdan.Hayatımızın tablosunu çizerken gerekli renkleri gerekli oranlarda ve uygunlukları içinde bir araya getiremezsek ana sevgisinin verdiği beyaz bir tablodan başka bir renk hayatımıza girmez.
Hayatın renkleri sevginin renkleridir.Henüz daha başlarda çoşkuyla boyadığımız tablolara bir zaman sonra baktığımızda genellikle beğenmeyiz.Bu çok doğal olan durum karşısında kimilerimiz yaşamın renklerinden vazgecerek güvenli ama renksiz bir tabloda yerlerini almayı tercih ederler.Halbu ki yaşamın her anından alınan renkler gide gide yaptığımız tablonun daha güzeliklere doğru yürümesidir.Bazılarımız pes ederek belli bir hedeften daha ileriye gitmeyi beceremez.Halbu ki hayatın renkleri ve sevginin sunduğu
sürecin yürümesini engellemezsek yaşamımızın bir yerinde arzuladığımız tabloyla karşılaşabiliriz.
Zaman bizlere renksiz ama güvenli bir ortamla,güvensiz ama binbir renkleriyle gözleri kamaştıran bir tablo sunuyor.İkisinden birinde yaşamak bizim tercihimizdir.
hayat
Çevremde gülen, yaptıklarından zevk alan, bulunduğu ortamın tadını çıkaran insanlar gördükçe yaşamın ilk basamaklarında hissettim kendimi. Pek bir şey bilmiyor ve o nedenle gülmeyi beceremiyorum, göremiyorum dedim. Bulunduğum ortamın hakkını veremiyorum diye düşündüm. Yaşamın merdivenlerini tırmanmam gerekiyordu.
Bunun için de öğrenmeliydim gülmeyi ve zevk alabilmeyi. Sevdim. Sevdikçe güldüm, güldükçe zevk aldım, yaşadıklarımdan güzellikler çıkarabildim. Duygularımı hissetmeyi, kızgınlığımı göstermeyi, umutsuzluklardan umut çıkarmayı, hüzünlü zamanlarda mutlu olacak bir şeyler bulmayı öğrendim.Ve hayatın güzelliklerinin çirkinliklerle beraber, üzüntülerin sevinçlerle iç içe olduğunu
gördüm. üzüntü kaybetti, çirkinlik yok oldu, sevgi hep kazandı.
Hayatın basamakları hala dimdik. Öğrenecek çok şey var. Öğrenmek için paylaşmak gerekir. Sevinci, üzüntüyü, sevgiyi, sıkıntıyı paylaşmak gerek.
Hayallerinizi yıkan bir olay yaşarsınız. Hayata, insanlara, çevreye küser kabuğunuza çekilirsiniz. Bu sıkıntıdan kendi kendinize çıkmaya çalışırsınız. Sizden başkası o tür bir sıkıntı yaşamıyor onu sadece siz yaşıyormuş gibi hisseder kimselere açıklayamazsınız. Belki de utanırsınız anlatmaya. Oysa pek çok dert
pek çok kişi tarafından farklı biçimde yaşanır ve ortaktır.
Açıldığında karşı taraf gülümseyecektir ve “dinle” diyecektir. Benzer sıkıntıyı nasıl atlattığını ve nasıl gülebildiğini söyleyecektir. Sorunların paylaşıldıkça aşıldığını
göreceksin. Bu şekilde en sıkıntılı olduğun zamanda onu nasıl aşacağını öğrenecek ve bir basamak çıkacaksın. Böylece her paylaşımda bir basamak yukardasın.
Herkesin bir derdi olduğunu asla unutmamak gerekir..Pek çok kişi bunları paylaşarak aşmasını öğrenmiştir. Paylaşmasını öğrenemeyenler kendi içlerinde kaybolup giderler.
Ne güzel anlatmış E.Dickinson tek bir cümleyle geride kalan zamanı; Sevecen gözlerle bak ardında kalan zamana, elinden geleni yaptı o, şüphe duyma. Evet! Zamanın ve zaman içinde paylaşmanın değerini bilmeli.
Geçtim Yine Dün Eski Hazan Bahçelerinden
Yahya Kemal Türk şiirinin diri belleğidir. Bu cümle, büyük şairi, yaptıkları değerlendirmelerde küçük bir telmih malzemesi olarak görmeye mütemayil Cumhuriyet müteşairlerine yapılmış bir hatırlatma olarak kaydedilsin. Zira onu ve şiirini geçmişle bugünü bağlayan bir ara köprü mesabesine indiren zihniyet, bir adım sonra, şu yargıyı fısıldayacaktır: Yahya Kemal eski bir hatıradır; çağını tamamlamıştır…
Oysa bu büyük şair gerek tematik unsurları ele alıştaki romantik yaklaşımı, gerekse şiirsel ahenk unsurlarını kullanmadaki klâsik duruşuyla zirvelerin adamıdır.
Onu Türk romantizminin ölümsüz temsilcileri arasına yazdıran hususları sıralayalım: Vatan ve millet yaklaşımı, din duygusu ve tabii ki sanat ve edebiyattaki uygulamaları…
Bir örnek olsun diye sunuyorum, bunların tamamını “Koca Mustafapaşa” şiirinin bir dörtlüğünde şöyle birleştirir Yahya Kemal:
“Öyle sinmiş ki bu vatan semtine milliyetimiz
Ki biziz hem görülen, hem duyulan, yalnız biz.
Mânevî çerçeve beş yüz senedir hep berrak;
Yaşıyanlar değil Allâh’a gidenlerden uzak.”
Tahminim odur ki, Yahya Kemal’in eserlerindeki muhtevayla ilgili didaktik metinlere bu günlerde sıkça rastlayacak ve eminim hemen hepsinden istifade edeceksiniz. Bu yüzden ben, şairin diğer yönüne, şiirindeki görsel ve işitsel takdimlere temas etmek istiyorum.
Talebesi Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler’de Yahya Kemal için şu tespiti yapar, ki doğrudur: “Yahya Kemal dilin mükemmeliyet imkânlarını en son haddine kadar yoklamış, tartmış ve bulmuş olan adamdır. Bâkî ve Nef’î’den sonra Türkçenin hâkim şâiri odur.” Burada ‘dilin mükemmeliyet imkânları’ ile kastedilenin şiirdeki mûsıkî ve ahenk olduğunu anlamak gerekir. Tanpınar bunu başka bir yazısında şöyle belirtir: “Yahya Kemal, (…) ‘nağme’yi Türk şiirinde tekrar kuran adamdır.”
Doğrusu Yahya Kemal’in şiirlerindeki mûsikî kabiliyetiyle ilgili daha nice cümleler bulunup sıralanabilir. Biz, böylesi bir kolaycılığın kucağına teslim etmeyeceğiz okuyucuyu. Bunun yerine, Eski Şiirin Rüzgârıyla söylenmiş bir “Şarkı”sı üzerinden uygulamalı bir sunum yapacağız.
Kalbim yine üzgün seni andım da derinden
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden
Üzgün ve kırılmış gibi en ince yerinden
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden
Senden boşalan bağrıma gözyaşları dolmuş
Gördüm ki yazın bastığımız otları solmuş
Son demde bu mevsim gibi benzim de kül olmuş
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden.
Lise seviyesinde bir bilgiye sahip olanların hatırlayacağı üzere, şarkı, Fars edebiyatından alınmayıp Türklerin icat ettiği bir nazım şeklidir. Varlık sebebi bestelenip okunmaya dayanır. Bu yüzden bend sayısı sınırlıdır, azdır. Yine aynı gerekçeyle, müzik usullerine yatkın olan aruz kalıplarıyla, özellikle de “mef’ûlü mefâ’îlü mefâ’îlü fa’ûlün” kalıbıyla yazılır. Bu arada önemli bir ahenk unsuru olarak “nakarat”a da büyük değer verilir.
Klâsik şarkı formuyla karşılaştırıldığında Yahya Kemal’in “Şarkı”sı tam bir intibak gösterir. Sözgelimi, daha ilk bakışta bu metnin “a, a(n), a, a(n)// b, b, b a(n)” şeklindeki kafiye şemasıyla oluşturulduğunu ve buradan da 2. 4. ve 8. dizelerin aynen tekrarlandığını görürüz. Bu arada, şiirimizde kullanılan veznin yukarıda zikrettiğimiz aruz kalıbıyla (- - . / . - - . / . - - . / . - -) aynı olduğunu ve herhangi bir hatayı barındırmadığını belirtelim. Bu noktada son olarak “Şarkı”mızın redif ve kafiye türü ile ilgili tespitleri de vuzuha erdirelim: İlk dörtlükte nakarat dizeleri hariçte tutarak “derinden” ve “yerinden” kelimelerinde “den”lerin redif, “erin”lerin “zengin” bir örgü oluşturdukları fark edilecektir. İkinci dörtlükte ise “muş” redifiyle çoğalan “dol”, “sol” ve “ol” hecelerinde “tam kafiye”nin vücut bulduğunu görürüz.
Üst paragrafta söylenenleri bir tarafa bırakalım, bu metnin ses derinliğini artıran iç dalgalanmalar daha önemlidir. Şimdi, şiirsel ritmi ve armoniyi üst perdeye yükselten mütekerrir unsurları sıralamaya çalışalım, lütfen işaret edilen dil unsurlarını yukarıdaki metin üzerinden de takip etmeye çalışınız:
1. Kalbim, geçtim, geçtim, mevsim, bağrım(a), bastığım(ız) benzim, geçtim…
2. Seni, eski, gibi, yeri, eski, ki, gibi, eski…
3. Yine, yine, ve, en, ince, yine, demde, benzim de, yine…
4. Üzgün, dün, üzgün, gördüm, kül, dün…
5. Hazan, hazan, senden, boşalan, hazan…
Şimdi, şairin başarısını bir derece daha artıran diğer bir hususa geldi sıra: Şiirin bu iç içe geçirilerek oluşturulan ses örgüsü, muhtevayla da pekiştirilmiş. Nasıl mı? Aynı ruh ülkesine, gönül dünyasına ait kelimelerinin seçiminde gösterilen tutarlılıkla: Kalp, üzgün, andım, hazan, üzgün, kırılmış, hazan, gözyaşları, solmuş, kül, hazan… Oldu olacak, bunların hangi bağlamlar içinde verildiğine farklı bir formatla bir kez daha bakalım:
1. Kalb, üzgün, derinden anmak;
2. Geçmek, yine, eski hazan bahçeleri;
3. Sevgiliden boşalan bağır, gözyaşları, dolmak (hüzün),
4. Geçmiş yaz, basılan otlar, solgunluk;
5. Son dem (yaşlılık), mevsim (sonbahar, solgun otlar), beniz, kül olmak…
Yahya Kemal’in, saf ve hakiki şiire dair hükümlerde bulunurken “Derûnî ahenk”, “nefes ve ses”, “söylenmiş ve dinlenilen”, “ritim” “ondulation musicale” (ahenk dalgalanışları) gibi kavramlara ayrı bir anlam yüklediğini biliyoruz. Bu ayrıcalıklı tutum, bütün şiirlerinde olduğu gibi, ele aldığımız “Şarkı”da da kendisini gösterir. Geçmişin sonsuz mutluluğuna, ufuk ötesinin sağaltıcılığına, herhangi bir sevilen vasıtasıyla gitme teşebbüsü içinde olan şair, bizi seslerden örülü bir yolculuğa teslim etmiştir.
Yahya Kemal’in 113. doğum (2 Aralık 1884) ve 50. vefat (1 Kasım 1958) yıldönümleri ile çevrili günlerdeyiz. Önümüzdeki süreçte Yahya Kemal ile ilgili etkinliklerde bir artış olacağı muhakkak. Umarız ki, şairler ve diğer kültür sanat figürleri, bu dönemden istifade etmiş olurlar. Evet, Yahya Kemal’den öğrenilecek çok şey var…
Bu yazının sonunda, geleneklere tâbi olarak, merhuma ve sevenlerine Allah’tan rahmet diliyoruz.
Cevat Akkanat
İstanbul’un Ağaçları
Bilmem farkında mısınız; İstanbul artık daha ziyade yeşil, daha çok ağaçlı. Çeyrek yüzyıl öncesinin Boğaziçi sırtlarını hatırlıyorum, neredeyse baştan sona çıplak tepeler silsilesi idi.
Şimdi binalarla dolu, ama ağaçlarla da dolu. Boğaziçi’nde ağaçlar, çeşitli sebeplere bağlı olarak hep böyle belli aralıklarla bir var, bir yok olmuş, İstanbullular bazen çıplak tepelere bakmış, bazen yeşil yamaçları seyre dalmışlardır.
XVI. yüzyılın söz ustası, şairler sultanı Baki Efendi bir gazelinde, çağının pastoral ilhamlarını damıtarak şöyle diyor:
Eşcâr-ı bağ hırka-i tecrîde girdiler
Bâd-ı hazân çemende el aldı çenârdan
Her yaneden ayağına altun akup gelir
Eşcâr-ı bağ himmet umar cûybârdan
Sahn-ı çemende durma salınsın sabâyile
Âzâdedir nihâl bugün berg ü bârdan
Bir yanda İstanbul coğrafyasının ağaç ile sıkı fıkı dostluğu, diğer yandan devletin ihtişam ve debdebesi, hatta İstanbullunun zihniyet algılamasını yansıtan bu beyitler çıplak anlamıyla aşağı yukarı şöyle demek olur:
“Bağın ağaçları (meyveden ve yapraktan) arınıp soyutlanmışlık hırkasına büründüler. Mevsim değişince sonbahar rüzgârları çınardan el aldı da şimdi dört bir yandan ayağına altın akıp geliyor. Kırlardaki ağaçlar ise sanki ırmaktan medet umuyorlar. Artık taze fidanlar kırlarda saba rüzgârıyla durmadan salınsa ne çıkar, zaten meyveden ve yapraktan kurtulmuş değiller midir?”
İlk beyit, sonbaharda yaprakların dökülüşü ve yaz sonunda ağaçların itibardan düşüp rüzgârın hüküm sürmeye başladığını, dervişlerin dünyadan sıyrılma halleriyle örtüştürerek vermekte ve meyveleriyle yapraklarından sıyrılan ağaçları, dünya malı ve ilgilerinden mücerret hale gelen dervişlere benzeterek anlatmakta. İkinci beyit şairin yaşadığı Kanuni çağında Osmanlı devletini, her yandan ayağına altın akıp gelen bir çınar biçiminde sembolize etmekte, kırlarda çınarların geniş gövdeleri altında toplanan altın sarısı sonbahar yapraklarını, çevre ülkelerden devlet hazinesine akan haraç ve vergilerin çil çil altınlarına benzetmektedir. O kadar ki belli vergiler karşılığında Osmanlı’nın himayesinde olmayı veya onunla hoş geçimde bulunmayı arzulayışlarını da “ırmaktan himmet umma” olarak göstermekte, XVI. yüzyılda sultana ulaşmak üzere İstanbul’da günlerce, aylarca bekleyip aracılardan himmet bekleyen sayısız elçiye de bir göndermede bulunmaktadır. Son beyit ise İstanbul sokaklarını ve meydanlarını dolduran fidan boylu tazelerin serazat hayatlarını, fidanların umursamaz salınışlarına benzeterek adeta İstanbul’un zevk ve estetik hayatından bir kesit sunmaktadır. Üstelik şair bütün bunları tabiata bakarak, gözünü çevresine çevirmiş olarak bize sunmaktadır.
Eski şairlerin tabiattan ilham alışları başlı başına incelemeye değer bir konudur. Tabiata bakan, toprağı anlayan, çevresindeki dengenin farkında olarak yaşayan bu adamların en ziyade andıkları ağaç da hiç şüphesiz sevgilinin boyunu andırdığı için servidir. Nitekim aynı şairin ifadesiyle servi, her dem taze (=ebedî güzellik), elif gibi azade (=vahdet), meyve vermeyen (=âşıkına iltifat etmeyen) bir ağaçtır amma nice âşıkın gönül kumruları ona can atmaktadırlar:
Baki nice bir fâhte-veş bâğ-ı belâda
Nâlân olam ol serv-i hırâmânın elinden
Hemen hemen, “Ey Baki! O salınan servi boylu güzel yüzünden bela bahçesinde kumru gibi daha ne vakte kadar inleyip duracağım?!..” demeye gelen bu ifadenin arka planında tıpkı güle âşık olan bülbül misali serviye tutkun kumru imgesi vardır. Öyle ki hemen her servinin üstünde bir kumrunun “hû-hû”larını duymak mümkündür. O hû-hûlar ki sevgilinin gerçekliğini dile getirip adeta âşıka bir derviş zikrini tamamlar gibi olgunluk verir.
Kaddini öğmek Necatî’nin değil haddi veli
Söylenir kumru gibi serv-i hırâmân üstüne
beytinde olduğu gibi. Diyor ki, “Ey sevgili! Senin boyunun güzelliğini övmek, gerçi şu Necati’nin haddi değildir ama yine de kumru misali salınan servi üstüne anlatıp duruyor.”
Baki’nin yukarıda Osmanlı devletini çınara benzeterek çınarın uzun ömrü ile devletin bekası arasında kurduğu ilgi, aynı zamanda eski şiirin çınar algılamasına da kapı aralamaktadır. Buna göre çınarın kolları yanlara uzanmış, yaprakları da eller biçiminde cömertçe açılmıştır. Bu tavrıyla o, hem herkese kol uzatan güngörmüş bir pir-i faniye, hem de çevresine ihsan ve himmeti dokunan ermişlere benzer. Bu iki şahsiyet Osmanlı devletinin içini dolduran başat kimliklerin göstergesidir. Öyle ki çınarlar çevresinde insanlar birikir. Tıpkı çınar misali abide şahsiyetler çevresinde birikilmesi gibi. Nitekim o zamanlarda şehrin meydanlarında çınarlar olur, karargâhlar çınarların çevresine kurulur, bezm ü rezm için çınar altları tercih edilirmiş. Çünkü çınarlar gölgelerinde nice yeni yetmeleri kemale erdirip pir eyler, nice eğlencelerde şahlara tempo tutup el el olmuş yapraklarıyla güzellikleri alkışlar.
Atalarımız İstanbul’a ağaç dikerken tepelere üstü kubbemsi fıstık çamlarını, yamaçlara servi gibi uzun boylu ağaçları, iskele ve meydanlara da çınarları layık görmüşler. Birincisi tepelerin estetik güzelliğini korumak, ikincisi erozyonu önlemek, üçüncüsü de çevresinde insanları biriktirmek için. Bilhassa Boğaziçi köylerinin vapur iskelelerinde sıklıkla asırlık çınarlara rastlanması bundandır. O çınarlar ki tarihte yüzünü görmeyi isteyip sesini merak ettiğimiz nice kahramanları görmüş, nice kez şehrin hüzünlerine ve neşelerine şahit olmuş, güzel baharlar yaşayıp fırtınalı zamanlarla sarsılmış tarihî birer kimlik taşır. Farkında mısınız, İstanbul şimdilerde bunu bize hissettiriyor !..
--------------------------------------------------------------------------------
TAHMINA
Deneme
Bir insanın herhangi bir konuda içini dökmek, paylaşmak amaçlı kesin hükümlere varmadan samimi bir üslupla yazdığı yazılara deneme denir .
Deneme tür ve üslup olarak pek çok türe yaklaşır. Bu yüzden de yazılması en zor olan türlerdendir. Belki de adı bu yüzden denemedir. Deneme yazarken paylaşımcı ve samimi bir üslup kullanırken sohbete, düşünmemizi ortaya koyarken fıkraya, duygularımızı ortaya koyarken eleştiriye yaklaşma riski her zaman vardır.
Bu türün en büyük ustası Montaigne kitabının önsözünde özetle şöyle demektedir: "Eğer mümkün olsaydı karşınıza anadan doğma çıkardım. Bu kitapta size asla bir şey kanıtlama iddiam yoktur. Elimden geldiğince size beni anlattım. Bana hak vermenizi ya da yargılamanızı istemiyorum" buradan da anlaşıldığına göre denemeler iddialı olmayan, ispat kaygısı taşımayan; temel anlamda insan doğallığına dayanan eserlerdir.
Deneme, Avrupa edebiyatında Fransız Montaigne ile başladı. Türk edebiyatında ise Tanzimat sonrasında özellikle de Servet-i Fünûn döneminde karşımıza çıkar. Ancak asıl gelişmesini Cumhuriyet döneminde gerçekleştirir. Günümüzde deneme en sevilen türlerden biridir.
Eskiden denemeye verilen "muhasebe" ismi, onun konusu hakkında bir ipucu vermektedir. Çünkü denemeler toplumsal konulardan daha çok kişisel: konulara, soyut dünyalara ve iç hesaplaşmalara daha yakındır. Bu yönüyle fıkra türünden ayrılır. Fıkralar toplumsal konulara kişisel yaklaşımlar getirirken deneme iç dünyanın samimi itirafı gibidir.
Denemeye özgü bir konu türü yoktur. Özgürce seçilen bir konuda, yazarın kendi kendiyle konuşma havası içinde yazdığı yazı türüdür. Yazının konusu yazarın o anda aklına geliveren bir konu görünümündedir. Öğretici ve düşünsel yanı da vardır.
Denemenin belirleyici özellikleri nelerdir?
• Makale gibi düşünsel plânla yazılır. Fakat makaleden kısa yazılardır.
• Yazar anlattıklarını kanıtlamak zorunda değildir. Bilimselden çok kişisel görüşünü açıklar, okuyucusunu kendisi gibi düşündürme kaygısı yoktur.
• Günübirlik yazılardır, en beğenileni bile birkaç gün sonra unutulur.
Serbest düşüncenin ifade alanı ve nesrin bir türü olarak deneme, yazarın gözlemlediği ya da yaşadığı olay, olgu, durum ve izlediği objelerle ya da herhangi bir kavramla ilgili izlenimlerinin herhangi bir plâna bağlı kalmayarak, ****ller getirip kanıtlama yoluna gerek duymadan ve kesin hükümler vermeden, tamamen kişisel görüşüyle serbestçe yazıya döktüğü birkaç sayfayı geçmeyen kısa metinlere denir.
Deneme, derin düşünceden çok, kişinin kendi dışındaki nesnelerle herhangi bir konuda gerçek ya da hayalî olarak girdiği diyaloğun ürünüdür.
Deneme yazarı, olay, olgu, durum ve eşyalarda sıradan insanların eskilerin ifadesiyle ülfet ve ünsiyet perdesiyle göremediği, farkına varamadığı ayrıntıları, dikkat etmediği hususları, incelikleri, güzellikleri, harikaları, olağanın altında yatan olağanüstülükleri görebilen, hissedebilen, düşüncesiyle ve deneyimleriyle onları okuyucular için ilginç görülebilecek şekilde yazıya dökebilen insandır. Sıradan insanın “baktığı” şeyi deneme yazarı “görür”.
Deneme dilinde çeşitli bilim, felsefe ve sanat dallarına ait terimlere yer vermekten ziyade, halk çoğunluğunun ortak günlük konuşma dilinin düşünce diline dönüştürülmesi çabası hâkimdir. Denemede bilimsel yazılardaki kuruluk ve şematiklik bulunmaz. Düşünce şiirsel, akıcı, samimî bir üslûpla sunulur. Bu bakımdan deneme yazılarının geniş halk yığınlarınca kolayca ve rahatlıkla okunabilme özelliği vardır. Deneme yazarı yazısını yazarken, bir anlamda kendi kendisiyle diyalog içindedir. Kendi zihinsel âleminde düşünce temrinleri yapar.
Felsefî metinlerde filozof, yazısında kendince sistemini kurduğu felsefî bir anlayışa, sistematik felsefî bir dünya görüşüne bağlı olarak düşüncelerini ortaya koyar. Ortaya koyduğu her metin, kendi felsefî bakış açısının birer açılımı, ayrıntısı mahiyetindedir. Ancak denemede böyle sistematik bir düşünceye bağımlılık zorunluluğu yoktur. Denemecinin yazısında ileri sürdüğü düşünce, herhangi bir felsefe ekolüyle ilintili olmayabilir. Ancak filozof yazısında kurduğu ekole bağlı düşünce üretme çabası içindedir.
Klâsik Türk edebiyatındaki münşeât mecmualarındaki yazılar ve Kâtip Çelebi (16091657) gibi yazarlar bir tarafa bırakılırsa, modern anlamda deneme türü, Türk edebiyatında asıl olarak gazete ile birlikte ortaya çıkmaya başlamıştır. İlk özel gazete Tercümanı Ahval (1860)’in yayın hayatına başlamasından itibaren gazetelerde çıkan değişik yazılar, zamanla ayrı bir tür olan deneme için dil, anlatım ve yaklaşım bakımından zemin oluşturmuşlardır. Tanzimattan itibaren bir süre gazete ve dergilerde “musâhabe” üst başlığı altında deneme benzeri yazılar kaleme alınmıştır.
Türk edebiyatında deneme türünde pek çok ürün verilmiştir. Bu tür içine koyabileceğimiz ürünler, genellikle değişik zamanlarda çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmış yazıların bir araya getirilip kitaplaşmış şekilleridir. Bu eserlerde yer alan yazıların bir kısmı, inceleme, eleştiri yazısı olarak da görülebilir. Bunun yanında bir kitapta yer alan yazıların bir kısmı edebiyat, bir kısmı tarih, bir kısmı felsefe, bir kısmı başka konularda olabilmektedir. O bakımdan deneme türü için çok kesin sınıflandırma ve sınırlandırmalar yapılamamaktadır.
Türk edebiyatında ilk deneme kitapları arasında ,
Ahmet Haşim’in Bize Göre (1928), Gurebahanei Laklakan (1928);
Ahmet Rasim’in pek çok yazısı; Mahmut Sadık’ın Takvimden Yapraklar (1912); Refik Halit Karay’ın Bir Avuç Saçma (1939), Bir İçim Su (1931), İlk Adım (1941), Üç Nesil Üç Hayat (1943), Makyajlı Kadın (1943), Tanrıya Şikâyet (1944);
Falih Rıfkı Atay’ın Eski Saat (1933), Niçin Kurtulmak (1953), Çile (1955), İnanç (1965), Pazar Konuşmaları (1966), Kurtuluş (1966), Bayrak (1970) gibi kitaplarını saymak mümkündür.
Türk edebiyatında deneme türü, genellikle şair, romancı ya da hikâyeci kimliği öne çıkan sanatçılar tarafından ortaya konan ürünlerden oluşmaktadır. Birinci derecedeki vasfı “denemeci” olan yazar sayısı oldukça azdır.
Nurullah Ataç (1898-1957),
Sabahattin Eyüboğlu (1908-1973),
Suut Kemal Yetkin (1903-1980),
Mehmet Kaplan (1915-1986),
Nurettin Topçu (1909-1975),
Salah Birsel (1919 ),
Vedat Günyol (1912 ),
Enis Batur (1952 ),
Cemil Meriç (19171987),
Mehmet Salihoğlu (1922 ),
Uğur Kökden (1934 ),
Nermi Uygur (1925 ) bunlardan birkaçıdır.
TÜRK’ÜN MUTLULUĞU: ATATÜRK
Şeflerin ödevi hayatı sevinç ve istekle karşılamak hususunda uluslarına yol göstermektir” diyordu Atatürk ölümünden bir yıl önce yabancı bir devletin dışişleri bakanına. Tarihimizde ilk defa gerçekten halka yönelmiş, köylüsüyle elele kurtuluşunun, mutluluğunun destanını yazmış bir devlet adamımızın dünyaya seslenişiydi bu.
İmparatorluklar kurmuş bunca devlet adamları uluslarına ne getirmişti yağmalar talanlar, sönmüş ocaklar, kinler, her iki yandan göz yaşları ahlar vahlar pahasına kazanılan topraklarla kendi şan şeref edebiyatları, fetih gururları d ışında? Anadolu halkına, köylüsüne ne kazandırmıştı bunca fetihler istilâlar “hanedan” gururu, şan şeref tutkuları dışında, hayatı sevinç ve istekle karşılamak için ne yol göstermişlerdi uluslarına?
Bir Atatürk gösterdi halkına, köylüsüne hayatı sevinç ve istekle karşılamanın, insan gibi yaşamının yolunu. Çünkü bir halk çocuğu, bir halk adamıydı Atatürk. Gücünü zorbalıktan, tanrısal desteklerden değil, halkın güveninden, halka güveninden, sevgisinden alıyordu. Halktan gelmiş, halka yönelmiştir.
Atatürk Türk ulusunun mutluluğunu kendi mutluluğundan ayırmıyordu. O da, her insan gibi mutlu olmak istiyordu elbet. Ama bir başkumandan, bir devlet şefi olarak, tek başına mutlu olamayacağını biliyordu. Oysa, tarih bize saraylarına kapanıp halkının köylüsünün dışında mutlu olmaya çalışan nice devlet şefi örneği veriyordu. Atatürk, halkıyla köylüsüyle birlikte mutlu olmak istiyordu. Köylüsü aç, halkı mutsuz yaşarken kendinin mutlu olamıyacağını biliyordu. Bunca rütbeleri, sırmaları şanları şerefleri bırakıp Kurtuluş Savaşına koşmasını nasıl açıklayabiliriz yoksa? Bu savaş, Türkün mutluluğuna açılan ilk kapıydı. Ana yurdu kurtulduktan sonra Türke hayatı sevinç ve istekle karşılamanın yolunu göstermek gerekti. Bu yol batı uygarlığına giden yoldu.
Türkiye’nin dramı, batı uygarlığı dışında kalmış bütün geri ülkeler gibi, “ölmesini bilmiyen şeylerle yaşamasını bilmeyenler arasındaki amansız çatışma” daydı. **mesini bilmiyen şeyler, Türkiye’yi batı dünyasından en az bir iki yüzyıl geride bıraktıran kör inançlar, yobazlıklar, olumlu bilgi düşmanlığıydı. Yaşamasını bilmeyenlerse, tâ II.Mahmut’tan bu yana başlayan; ama en iyi neyitli aydınlarımızın bile ölesiye bağlanıp yaşatamadıkları, yaşatmakta direnemedikleri batı uygarlığını yapan bilim kafasıydı.
Atatürk bu çatışmada ölmesini bilmiyen şeylere karşı yaşaması gerekeni yaşatmaya çalışmış ve bunda büyük ölçüde başarıya ulaşmış tek devlet adamımızdır. Devrimleri tam yaptığına inanacak kadar saf değildi Atatürk. “Benim yaptığım işler birbirine bağlı ve gerekli şeylerdir. Bana yaptıklarımdan değil yapacaklarımdan söz edin” derken, devrimlerin tam olmadığını anlatmak istiyordu. Biliyordu ki devrimleri yetersizdi. Ama bu yetersizliklerin yine devrimlerle giderileceğini, devrimlerin yine devrimlerle ayakta kalabileceğini de biliyordu. Onun için de Atatürk, devrimlerini ulusun en dinç, en dinamik bölüğüne, gençliğe emanet etmişti.
Atatürk ,Türk ulusuna hayatı sevinçle karşılamanın, yani mutluluğunun yolunu göstermiştir. Bu yolda yürümek, bu uğurda ölesiye savaşmak, devrimleri devrimlerle beslemek Türk aydınına düşen en büyük bir görevdir.
Vedat Günyol
Hayat dediğin nedir ki?Kısacık bir zaman dilimi.Bazen acılarla,bazen mutluluklarla,bazen gözyaşı,bazen hüzünle dolu insan ömrü.Aslında hayatın tarifini tam olarak yapamıyorum.Soruyorum kendime nasıl birşey...Daha dün bu soruya çok güzel ona doyamıyorum derken bugün verdiğim cevaba şaşıyorum.İkilemde kalıyorum.Mutlu olunca iyiki bu hayattayım iyiki evren var diyorum.Peki yüreğim acılarla kavrulurken,gözlerim yaşla doluyken işte o zaman keşke hayatta olmasaydım diyorum.Ama bazen çevreme bakıyorum acıklı öyküler,çileli yaşamlar,acı çeken insanlar...O zaman kendime diyorum ki ŞÜKRET haline!İyiki hayattasın,iyiki sevdiklerin yanında.İşte o zaman anlıyorum ki hayat kısada olsa onu dolu dolu yaşayacaksın.Ve mutlu olmayı bileceksin....
ArKaDaŞlık
ArKadaş; iyi günde kötü günde hep yanımda olandır. İyi, güzel, mutlu bir günümde benimle olan; kötü günlerimde ßana yardımcı Olandır. ßenim Arkadaşım bana göre dünyanın en çok güvenilir, en çok güvenilern kişidir. Ona her konuda, her yerde, Her zaman Danışabilceim bir kişidir arkadaş.
Arkadaşlığın nedeni sonsuzdur. Hiç Kimse içinden çıkamaz. Bir an Bi düşünün niçin nasıl Arkadaş oldunuz? Nasıl ? Tabi kide vardır iki, üç neden.Ama bunlardan en önemlisi arkadaşınla yaşamaya eşbir anlam vermeniz.
Arkadaşlık bu kadar güzel olmasına ramen kötü yanları yok mu? Elbette var. Atalarımızı '' üzüm üzüme baka baka kararır'' demiş. Arkadaşınız Sigara içiyor diyelim.Senide alıştırır, sen istemmesen bile arkadaşın ''bir duman çek, bir kereden birşey olmaz...'' vs cümlelerde başlar ve seni içmeye zorLar kısacası.Bu yüzden Arkadaş sandıımız kişilerin iç kimliini bilmemiz Lazım...
ßirde iki yüzlü arkadaşlıklar vardır. Senin dediğini diğerine söyleyen, başkalarına sırlarını yayan arkadaşlarımızda var. ßurda senin, başka yerde başkasının.Bunlara çok dikkat etmemiz gerekiyor. yai gErçek bir Arkadaş ßulmak Çok Zor!!!
unuttuumuz birşey bir günlük arkadaş ve ömür boyu arkadaşlık. ßen şahsen ömür bboyu arkadaşlığı seçerim.Örnek isterseniz çok basit. ßir kuş alın eve 1 ay kafesinde kalsın sonra kafesini açarsan kaçar. Ama ßir köpek al1 ay aynında tut Sonra dışarı at O seni gene bulur. belki 1 hafta belki bir ay belkide 1 yıl sonra genede Bulur.
Arkadaşlıklar azalıyor günümüzde, çağımızda. ßir güb bir bakın çevresinize. göreceksiniz arkadaşlıklar, dostluklar çok az...Yok hatta. Arkadaş diye altatmışınız kendinizi.
Önemli olan şu, tek bir dünyada bir arkadaşınız varsa bilin deerini.Küçük veya büyük çıkarlar için para gibi harcamayın.ßir kimse '' dünyada Dost yoktur arkadaşlarım'' dediyse.. Sizde ''Dünyada Dostluk vardır'' ilkesini yaratın GÜCÜNÜZ YETTİĞİ KADAR!!!!
Silinmeyen Dostluk...(Deneme)
Aklına düşmüştü yine.. Geçmişin sayfaları arasında dolaşırken, geçmişe dair tüm duygulanımlarını ve yaşanmışlıklarını hatırlayıp sorgularken o da gelmişti aklına....Hatta ilk gelenlerden olmuştu...Onca sevinç acı, doğru yanlış, sevap günah varken hayata dair, aşka dair yaşadığı, aradan sıyrılıp düşüncesine oturmuştu birden...Bu bir tesadüf müydü yoksa son zamanlarda dostluğu yine sorgulamasından mı kaynaklanıyordu...Bilemedi...
Dostluk...En sevdiği kelime, en sevdiği ve en güvendiği anlamlı kavram...Ruhunu ısıtan...Onu çoğaltan...Bazense yıkıma götüren, hayata küstüren...Boşuna değildi dostluğu aşktan öte yaşadığını söylemesi...Dostluğa yüklediği anlamlar aşktan da öteydi, dostluk onun için sevginin en üst noktasında aşktı gerçekten de...Dostluk aşkı...Aşk...Bazen diğer sevgilerle kesişip birleşen yada çakışıp çatışan...Boyutunu kendi bile bilemediği, tek bir duygulanımla sınırlandıramadığı...Kimi dostu arkadaş ötesi değerle yüreğine yerleşmişti...Kimisi o değerin de ötesine geçip kardeş sevgisine bürünmüştü, kimisi aile...Adlarını ve yoğunluklarını koymakta zorlandığı zamanlar çok olmuştu...Ama hepsi yoğundu...Hepsi derinden...Ama o başkaydı...O en yoğunuydu...Arkadaştan hatta kardeşten öte dediğiydi, ailesinden sonra gelen kişi dediğiydi...Onca zamana, onca şeye ve hatta ona rağmen hala dediği...Tüm darbelerine rağmen hala değer verdiğiydi...Ama artık uzaktan...Yıllardır uzaktan...Ama hep yakından, çünkü yürekten...
Neydi bu uzaklığın sebebi? Kopuşun nedeni neydi? Yıllar öncesinde tüm hatayı kendi kendisine yüklemişti, onu herşeyden, herkesten ve hatta kendisinden bile korumak amacıyla...Onu kendinden önce tutmuştu...Ama o zamandan bugüne taşınan tek gerçek tükenişti...Bir çırpıda tükeniş...Daraltılmış zamanlara sığdırmaya kalkışmışlardı o en yoğun dostluğu...Dört nala paylaşımlara yelken açmışlardı temelsiz, dengesiz...Öncesini ve sonrasını hesaba katmadan o anı yaşamışlardı...Zamanla, ağır ağır, sindire sindire paylaşarak çoğalmak, çoğaltmak yani üretmek yerine bir anda tüketmişlerdi...Dış çevrenin etkisiyle de birleşince kopuş kaçınılmaz oluyordu maalesef...
Dış çevre...Acı acı gülümsedi birden...Beyoğlunun buram buram kirletilmişlik, yozlaşmışlık, çirkef koktuğu; insanın değil başkalarından, kendisinden bile koptuğu bir ortam olmuştu dış çevreleri çoğu zaman...Beyoğlu olmuştu hayatlarını sarıp sarmalayan...Sarıyer Taksim dolmuşlarının güzergahında başlayıp güçlenmiş sonra da tükenmiş, tüketilmiş bir dostluktu bu...Şiirlerine konu olan...Bir resim gibi gözlerinin önünde yanıp tükenen bir dostluktu bu, Beşiktaş’ta bir çay molası arınılmışlığında...Karşının ışıkları yanarken dostluk türkülerinin susmasıydı kulaklarda... Işıklı hüzün gecesinde biranın olduğu kadar dostluğun ve sevginin de ucuza satıldığı, sulandırıldığı bir Rock Bar’ın kapaniş şarkısıydı arda kalan...Orhan babanın şarkısına eşlik edişti yüreğe akan gözyaşlarıyla...Batsın Bu Dünya deyişti...Ve düşünce sarhoşu yürekleriyle İstiklalde son bir yürüyüştü...Yan yana...Ama uzak...Uzak ama yine de yakın...Tükenen ama bitmeyen...Bu cümleler kadar garip ve karışıktı işte onların birbirlerine vedaları...Ve bu yüzden kopamamışlardı galiba birbirlerinden, uzunca bir süre...Uzak ama yakın, yakın ama uzak olmuşlardı tüm korkularına, acılı anılarına, hatta zamana ve kıtalara yayılmış mesafelerin ayrımına rağmen...Kendilerine rağmen kopuşu ertlemişlerdi...Sevgi ve saygıdan vazgeçemedikleri için...Paylaşımlar azalsa hatta tükenişe geçse de birbirlerine verdikleri değer onların kopuşunu ertelemişti...
Ertelemişti...Sadece ertelemişti...Engelleyememişti ama...Zamandan ve kıtalardan doğan o uzun ayrılığın sonunda yollarının yine İstiklal’de kesiştiği geceye kadar ertelemişti sadece...Keşke o gece hiç olmasaydı, onu hiç görmeseydi dedi içinden...Keşke onu o halde görmeseydi...Yüreğinde her koşulda temize çıkarttığı dost yüreğinin ikiyüzlü soğukluğunu görmeseydi...Keşke ona olan saygısını kaybetmeseydi...Yıllardır yaptığı gibi uzaktan da olsa ona sevgi ve saygı yükleyebilseydi, çoğaltabilseydi onu yüreğinden benliğine geçen o en hassas, en can alıcı, en can katıcı yolda....O an onu tümden kaybettiğini sanmıştı, yani içinde, yani kendinde...Ona göre saygının olmadığı, kalmadığı yerde sevgi de barınamazdı, yaşayamazdı daha fazla...Ama sevgisi onu bile şaşırtmıştı...Saygıyla olan ritmik dansından çıkıp solo bir figürler silsilesi olarak yüreğindeki yerini korumuştu...Tüm keskin hareketleriyle can yakan bir şekilde olsa bile...Onu bu haliyle hissetmek bile güzeldi...Onu ona rağmen sevmek bile güzeldi...Sevebilmek en güzeliydi...
O son geceden sonra karşılaşmaları tümden farklı bir ortamda olmuştu...Kendisinin sonradan katıldığı, ama buna rağmen türlü çeşit sevgiler dostluklar üretebildiği, yaşayabildiği bir ortamın kalabalığında görmüştü onu...Uzaktan...Sessizce...Usu lca...İzlemişti...Ay larca...Yüzünü görmediği ama varlığını hissedebildiği bir ortamda...Selam vermeye bile çekinir bir halde ve de en acısı istemez bir halde...Çünkü artık onu uzaktan seviyordu, yitirilen saygıdan sonra varlığını istemiyordu hayatında...Sevgi ona yetiyordu...Onu sevmek için ona ihtiyacı yoktu...Hatta onun sevgisini kirleteceğinden korkuyordu...Onun buna hakkı yoktu...O hakkı yıllar öncesinde İstiklal caddesinin koşar adım yürüyüşlerinde düşürmüştü yürek cebinden...O yüzden bu yeni ortamda da hayatında da onu yanında istemiyordu...Ama yine de onun yanında olmaya çalışıyordu uzaktan uzağa...Ona destek olmaya çalışıyordu...Hayatı ve hayattan yansımalarını onunla yorumlamaya çalışıyordu...O istemese de, hatta maalesef haketmese de...Hayata ve ona karşı yorumladıklarını elinin tersiyle silip atsa da...Yine de onun yanında olmaya çalışıyordu, aslında hiç olmadan....Ondan uzak durmaya çalışıyordu, aslında hiç kopmadan...
Var ama yok, yok ama var duygu gelgitlerinin getirisiydi herşey...Varlığın yokluğun girdabında salınışına, yokluğun varlığın sıcaklığıyla içten içe giderilmesine dair tek bir sebep vardı, tek kelimeyle özetlenebilecek...Dostluk...Yü rek hafızasının en gerçek kelimesi...Ona bir kere Dostum demişti, onu dost olarak yüreğinin derinine yerleştirmişti...Onu dosttan öte kılmıştı sevgi rahminde...Artık istese de silemezdi...Dost dedikten sonra silemezdi...Onsuz da olsa yaşayacaktı bu sevgiye açan, sevgiyle yaşayan dostluğu...Hep taşıyacaktı yüreğinde asılı malül gazi dostluğunu...Yiğidi öldür hakkını yeme sözünün getirisiyle onu hep iyi yönleriyle hatırlayacaktı....Geçmişteki güzel anılarla...Her daim onun iyiliğini isteyerek...Onunla olan kopuşuna rağmen aslında çok iyi bir insan olduğunu bilerek...Onun hayata dair kazanımlarını alkışlayacaktı, kutlayacaktı uzaktan, kaybedişleriyle göz yaşı birliği yapacaktı onunla gizlice...Ondan bile habersiz...Sevecekti dost dediğini....Dost diye yüreğine yazdığını...Silemediğini...
Çalışmak insan için çok faydalı bir eylemdir.Hem insanın zihnini hem bedenini geliştirir.Atalarımızda ''çalışan demir pas tutmaz''diyerek çalışmanın önemini vurgulamışlardır.Fakat günümüzde kimse çalışmaya hevesli değil.Çoğu kişi çıkarcılık peşinde veyahut çalışmadan kazanmak peşinde.Öğrenciler,memurlar,iş çiler vs birçok kişi çalışmadan bazı şeyler elde etmeye kalkıyor.Öğrenciler ders çalışmak yerine kopya çekerek,memurlar rüşvet alarak,işçiler işlerden kaytararak...İşte günümüzdeki durum bu.Aslında çalışmak insan için çok güzel bir iştir.Döktüğün alın terinin verdiğin emeğin karşılığını almak insan için çok gurur verici...Bu mutluluğu tadan insanlar çalışmaya daha fazla hevesleniyorlar ve işlerine dört elle sarılıyorlar.Bazen düşünüyorum ben yaptığım işin karşılığını alınca nasıl mutlu oluyorum.Neden insanlar bu mutluluğu tadmaktan yoksun kalıyorlar diyorum.O zaman işin içinden çıkamıyorum...Ama ben şunu biliyorum ki çalışmak insanı olgunlaştırır.Ve bende o olgunlaşmış insanlardan birisiyim...
**üm bende şık durmaz / deneme
O'nu tanıdığımdan beri gitmekten sözeder hep.Gitmek bazan ev eşyasını kırmızı kamyona yükleyip kök salma adına bir başka şehre gitmektir,bazan ölümün adı gitmek oluverir.
Nilüfer çiçeği gibi kök salmadan yaşadı.Çiçek üzerine tutunduğu gölü sevemedi hiç bir zaman.Maviye boyanmış dağların çevrelediği bir başka göldü düşlenen.
Bu kasabadan ev eşyası ile her gitme girişiminde,ilginç bir şekilde daha da çok bağlanıyor,kasaba ile arasında koparılması çok güç bağlar oluşuyordu.
Hiç çıkılmamış yolculuğun sonu gibiydi bu kasaba.
Bacasından duman tüten bir ev,ağaç ve ipi olmayan bir uçurtma gökyüzünde
Uçurtmaya yoldaş küçük bir bulut.Bir adam; yok yaptığı resmin içinde.
Yıllardır yüzü olmayan bir adama aşık.
'Yıllarca aşkı biriktirdim içimde,bozuk para gibi.Satın alsak suna,bir aşk kaç lira ki'
Öylesi birikti ki aşk,hiç çalmayan kapı zilleri ile bölündü rüyalar.**üm eteklerini hışırdatarak dolaşır oldu evin içinde.O üzerine battaniyeleri örtüp yattı.
'Isınırsam bekli geçer'
Geçmedi.
Penceresinin önündeki sarı koltukda gitmenin hayalini kurmak,ince ince planlamak ve yukarlarda bir yerden seyretmek gidiş törenini; umarsızca.
Kalmanın tek gerekçesi;
'**üm bende şık durmaz'
**ümü kendine yakıştırabilse,kutu olarak tanımladığı tabutunu bahçe kapsından çıkartabilseydi; gitmeyi planlarken ince ince; gerçekten gidermiydi
**üm senaryolarını bana anlattığında tüylerim diken diken olsa da soğuk-
kanlılığımı korudum hep.Hayata tutunmak adına böylesi çabalayan biri için
ölüm güzel bir düş olabilirdi ancak.
Şimdi bu düş gerçeğe dönüşmek üzere ve O gitme düşünü iptal edip kalabilmenin dedinde.
Gitmeyi bu kadar yürekten mi istedin ki tanrı bunun için sana bir fırsat yaratmaya hazırlanıyor.
Bunu bana yapma,çok yorgunum.
Yıllardır birliktesinizdir.Çok şey yaşayıp,paylaşmış,nerede ne yapacağını bilecek kadar iyi tanırsınız.Şimdi bir yabancılık bir acemilik girmiştir aranıza
Nasıl davranmanız,ne söylemeniz gerektiğini bilmiyor gibisinizdir; bunca
yaşanmışlığa rağmen;
ben suna
ben kanser
Yeni bir kimlik yüklenmiştir arkadaşınıza.İşte bu yeni kimliktir sizi acemi kılan şimdi ve sonrasında
Kapı çalıyor, O
'Güzel görünmeliyim arkadaşım'
Bu kadar mı önemlidir bir kadın için güzel görünmek? Söz konusu O ise, öyledir.
Bazan O'nun güzellik olgusunun ardına saklandığını ve bu olguyu kalkan olarak kullandığını düşünürüm.Tanrı elindeki bu kalkanı geri istiyor şimdi ve
O göğüslerinden birini tanrıya kurban ederek bu kalkanla vedalaşmaya
hazırlanıyor.
'Vücudumla vedalaşacağım hiç aklıma gelmezdi suna.Göğüslerimden birini havlu ile örtüp aynaya baktım,inan öyle eksik ki.Ben bu eksiği neyle tamam-
larım,bilmiyorum.
Bilmediğim yerlere düğüne hazırlanır gibi gidiyorum.Ayaklarım titriyor,
boğazım kuruyor.
Yaz gelince yine ıhlamurun altında olur muyuz,bilmiyorum.Bildiğim bir şey var ki eskisi gibi olmak zor ve ben çok korkuyorum'...
ZELİHA06
hayat
Yaşamımızın her anında , sevgi çenberi içinde yaşarız.Şöyle bir yaşamımızın gerilerine doğru gi****m.Hepimizin ilk sevdikleri ana va babalarımızdır.Diyeceksiniz ki bazı ebeveynlerin evlatlerına olan bağlılıkları epeyi gevşek olabiliyor.Bu istisnaları bir kenara bırakırsak ,içimize giren ilk sevgi ana sevgisidir.Bu sevgi yaşamımızda karşılaştığımız ve her sevgi ile karşılaştırdığımız temel bir sevgidir.Hepimiz ömrümüz boyunca bu sevginin gölgesinde kendimizi güvende hisseder ve asla vazgeçmeyi düşünmeyiz.Her karşılaştığımız sevgide ana sevgisi gibi karşılıksız ve sonsuz bir sevgi bekleriz.
Tabii dir ki zamanla yaşamın akışı içinde hayatın renklerinin ana sevgisi gibi sadece beyaz olmadığını farkederiz.Yepyeni renkler girer yaşamımıza veya geçer gider yakınlarımızdan.Hayatımızın tablosunu çizerken gerekli renkleri gerekli oranlarda ve uygunlukları içinde bir araya getiremezsek ana sevgisinin verdiği beyaz bir tablodan başka bir renk hayatımıza girmez.
Hayatın renkleri sevginin renkleridir.Henüz daha başlarda çoşkuyla boyadığımız tablolara bir zaman sonra baktığımızda genellikle beğenmeyiz.Bu çok doğal olan durum karşısında kimilerimiz yaşamın renklerinden vazgecerek güvenli ama renksiz bir tabloda yerlerini almayı tercih ederler.Halbu ki yaşamın her anından alınan renkler gide gide yaptığımız tablonun daha güzeliklere doğru yürümesidir.Bazılarımız pes ederek belli bir hedeften daha ileriye gitmeyi beceremez.Halbu ki hayatın renkleri ve sevginin sunduğu
sürecin yürümesini engellemezsek yaşamımızın bir yerinde arzuladığımız tabloyla karşılaşabiliriz.
Zaman bizlere renksiz ama güvenli bir ortamla,güvensiz ama binbir renkleriyle gözleri kamaştıran bir tablo sunuyor.İkisinden birinde yaşamak bizim tercihimizdir.
hayat
Çevremde gülen, yaptıklarından zevk alan, bulunduğu ortamın tadını çıkaran insanlar gördükçe yaşamın ilk basamaklarında hissettim kendimi. Pek bir şey bilmiyor ve o nedenle gülmeyi beceremiyorum, göremiyorum dedim. Bulunduğum ortamın hakkını veremiyorum diye düşündüm. Yaşamın merdivenlerini tırmanmam gerekiyordu.
Bunun için de öğrenmeliydim gülmeyi ve zevk alabilmeyi. Sevdim. Sevdikçe güldüm, güldükçe zevk aldım, yaşadıklarımdan güzellikler çıkarabildim. Duygularımı hissetmeyi, kızgınlığımı göstermeyi, umutsuzluklardan umut çıkarmayı, hüzünlü zamanlarda mutlu olacak bir şeyler bulmayı öğrendim.Ve hayatın güzelliklerinin çirkinliklerle beraber, üzüntülerin sevinçlerle iç içe olduğunu
gördüm. üzüntü kaybetti, çirkinlik yok oldu, sevgi hep kazandı.
Hayatın basamakları hala dimdik. Öğrenecek çok şey var. Öğrenmek için paylaşmak gerekir. Sevinci, üzüntüyü, sevgiyi, sıkıntıyı paylaşmak gerek.
Hayallerinizi yıkan bir olay yaşarsınız. Hayata, insanlara, çevreye küser kabuğunuza çekilirsiniz. Bu sıkıntıdan kendi kendinize çıkmaya çalışırsınız. Sizden başkası o tür bir sıkıntı yaşamıyor onu sadece siz yaşıyormuş gibi hisseder kimselere açıklayamazsınız. Belki de utanırsınız anlatmaya. Oysa pek çok dert
pek çok kişi tarafından farklı biçimde yaşanır ve ortaktır.
Açıldığında karşı taraf gülümseyecektir ve “dinle” diyecektir. Benzer sıkıntıyı nasıl atlattığını ve nasıl gülebildiğini söyleyecektir. Sorunların paylaşıldıkça aşıldığını
göreceksin. Bu şekilde en sıkıntılı olduğun zamanda onu nasıl aşacağını öğrenecek ve bir basamak çıkacaksın. Böylece her paylaşımda bir basamak yukardasın.
Herkesin bir derdi olduğunu asla unutmamak gerekir..Pek çok kişi bunları paylaşarak aşmasını öğrenmiştir. Paylaşmasını öğrenemeyenler kendi içlerinde kaybolup giderler.
Ne güzel anlatmış E.Dickinson tek bir cümleyle geride kalan zamanı; Sevecen gözlerle bak ardında kalan zamana, elinden geleni yaptı o, şüphe duyma. Evet! Zamanın ve zaman içinde paylaşmanın değerini bilmeli.
Geçtim Yine Dün Eski Hazan Bahçelerinden
Yahya Kemal Türk şiirinin diri belleğidir. Bu cümle, büyük şairi, yaptıkları değerlendirmelerde küçük bir telmih malzemesi olarak görmeye mütemayil Cumhuriyet müteşairlerine yapılmış bir hatırlatma olarak kaydedilsin. Zira onu ve şiirini geçmişle bugünü bağlayan bir ara köprü mesabesine indiren zihniyet, bir adım sonra, şu yargıyı fısıldayacaktır: Yahya Kemal eski bir hatıradır; çağını tamamlamıştır…
Oysa bu büyük şair gerek tematik unsurları ele alıştaki romantik yaklaşımı, gerekse şiirsel ahenk unsurlarını kullanmadaki klâsik duruşuyla zirvelerin adamıdır.
Onu Türk romantizminin ölümsüz temsilcileri arasına yazdıran hususları sıralayalım: Vatan ve millet yaklaşımı, din duygusu ve tabii ki sanat ve edebiyattaki uygulamaları…
Bir örnek olsun diye sunuyorum, bunların tamamını “Koca Mustafapaşa” şiirinin bir dörtlüğünde şöyle birleştirir Yahya Kemal:
“Öyle sinmiş ki bu vatan semtine milliyetimiz
Ki biziz hem görülen, hem duyulan, yalnız biz.
Mânevî çerçeve beş yüz senedir hep berrak;
Yaşıyanlar değil Allâh’a gidenlerden uzak.”
Tahminim odur ki, Yahya Kemal’in eserlerindeki muhtevayla ilgili didaktik metinlere bu günlerde sıkça rastlayacak ve eminim hemen hepsinden istifade edeceksiniz. Bu yüzden ben, şairin diğer yönüne, şiirindeki görsel ve işitsel takdimlere temas etmek istiyorum.
Talebesi Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler’de Yahya Kemal için şu tespiti yapar, ki doğrudur: “Yahya Kemal dilin mükemmeliyet imkânlarını en son haddine kadar yoklamış, tartmış ve bulmuş olan adamdır. Bâkî ve Nef’î’den sonra Türkçenin hâkim şâiri odur.” Burada ‘dilin mükemmeliyet imkânları’ ile kastedilenin şiirdeki mûsıkî ve ahenk olduğunu anlamak gerekir. Tanpınar bunu başka bir yazısında şöyle belirtir: “Yahya Kemal, (…) ‘nağme’yi Türk şiirinde tekrar kuran adamdır.”
Doğrusu Yahya Kemal’in şiirlerindeki mûsikî kabiliyetiyle ilgili daha nice cümleler bulunup sıralanabilir. Biz, böylesi bir kolaycılığın kucağına teslim etmeyeceğiz okuyucuyu. Bunun yerine, Eski Şiirin Rüzgârıyla söylenmiş bir “Şarkı”sı üzerinden uygulamalı bir sunum yapacağız.
Kalbim yine üzgün seni andım da derinden
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden
Üzgün ve kırılmış gibi en ince yerinden
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden
Senden boşalan bağrıma gözyaşları dolmuş
Gördüm ki yazın bastığımız otları solmuş
Son demde bu mevsim gibi benzim de kül olmuş
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden.
Lise seviyesinde bir bilgiye sahip olanların hatırlayacağı üzere, şarkı, Fars edebiyatından alınmayıp Türklerin icat ettiği bir nazım şeklidir. Varlık sebebi bestelenip okunmaya dayanır. Bu yüzden bend sayısı sınırlıdır, azdır. Yine aynı gerekçeyle, müzik usullerine yatkın olan aruz kalıplarıyla, özellikle de “mef’ûlü mefâ’îlü mefâ’îlü fa’ûlün” kalıbıyla yazılır. Bu arada önemli bir ahenk unsuru olarak “nakarat”a da büyük değer verilir.
Klâsik şarkı formuyla karşılaştırıldığında Yahya Kemal’in “Şarkı”sı tam bir intibak gösterir. Sözgelimi, daha ilk bakışta bu metnin “a, a(n), a, a(n)// b, b, b a(n)” şeklindeki kafiye şemasıyla oluşturulduğunu ve buradan da 2. 4. ve 8. dizelerin aynen tekrarlandığını görürüz. Bu arada, şiirimizde kullanılan veznin yukarıda zikrettiğimiz aruz kalıbıyla (- - . / . - - . / . - - . / . - -) aynı olduğunu ve herhangi bir hatayı barındırmadığını belirtelim. Bu noktada son olarak “Şarkı”mızın redif ve kafiye türü ile ilgili tespitleri de vuzuha erdirelim: İlk dörtlükte nakarat dizeleri hariçte tutarak “derinden” ve “yerinden” kelimelerinde “den”lerin redif, “erin”lerin “zengin” bir örgü oluşturdukları fark edilecektir. İkinci dörtlükte ise “muş” redifiyle çoğalan “dol”, “sol” ve “ol” hecelerinde “tam kafiye”nin vücut bulduğunu görürüz.
Üst paragrafta söylenenleri bir tarafa bırakalım, bu metnin ses derinliğini artıran iç dalgalanmalar daha önemlidir. Şimdi, şiirsel ritmi ve armoniyi üst perdeye yükselten mütekerrir unsurları sıralamaya çalışalım, lütfen işaret edilen dil unsurlarını yukarıdaki metin üzerinden de takip etmeye çalışınız:
1. Kalbim, geçtim, geçtim, mevsim, bağrım(a), bastığım(ız) benzim, geçtim…
2. Seni, eski, gibi, yeri, eski, ki, gibi, eski…
3. Yine, yine, ve, en, ince, yine, demde, benzim de, yine…
4. Üzgün, dün, üzgün, gördüm, kül, dün…
5. Hazan, hazan, senden, boşalan, hazan…
Şimdi, şairin başarısını bir derece daha artıran diğer bir hususa geldi sıra: Şiirin bu iç içe geçirilerek oluşturulan ses örgüsü, muhtevayla da pekiştirilmiş. Nasıl mı? Aynı ruh ülkesine, gönül dünyasına ait kelimelerinin seçiminde gösterilen tutarlılıkla: Kalp, üzgün, andım, hazan, üzgün, kırılmış, hazan, gözyaşları, solmuş, kül, hazan… Oldu olacak, bunların hangi bağlamlar içinde verildiğine farklı bir formatla bir kez daha bakalım:
1. Kalb, üzgün, derinden anmak;
2. Geçmek, yine, eski hazan bahçeleri;
3. Sevgiliden boşalan bağır, gözyaşları, dolmak (hüzün),
4. Geçmiş yaz, basılan otlar, solgunluk;
5. Son dem (yaşlılık), mevsim (sonbahar, solgun otlar), beniz, kül olmak…
Yahya Kemal’in, saf ve hakiki şiire dair hükümlerde bulunurken “Derûnî ahenk”, “nefes ve ses”, “söylenmiş ve dinlenilen”, “ritim” “ondulation musicale” (ahenk dalgalanışları) gibi kavramlara ayrı bir anlam yüklediğini biliyoruz. Bu ayrıcalıklı tutum, bütün şiirlerinde olduğu gibi, ele aldığımız “Şarkı”da da kendisini gösterir. Geçmişin sonsuz mutluluğuna, ufuk ötesinin sağaltıcılığına, herhangi bir sevilen vasıtasıyla gitme teşebbüsü içinde olan şair, bizi seslerden örülü bir yolculuğa teslim etmiştir.
Yahya Kemal’in 113. doğum (2 Aralık 1884) ve 50. vefat (1 Kasım 1958) yıldönümleri ile çevrili günlerdeyiz. Önümüzdeki süreçte Yahya Kemal ile ilgili etkinliklerde bir artış olacağı muhakkak. Umarız ki, şairler ve diğer kültür sanat figürleri, bu dönemden istifade etmiş olurlar. Evet, Yahya Kemal’den öğrenilecek çok şey var…
Bu yazının sonunda, geleneklere tâbi olarak, merhuma ve sevenlerine Allah’tan rahmet diliyoruz.
Cevat Akkanat
İstanbul’un Ağaçları
Bilmem farkında mısınız; İstanbul artık daha ziyade yeşil, daha çok ağaçlı. Çeyrek yüzyıl öncesinin Boğaziçi sırtlarını hatırlıyorum, neredeyse baştan sona çıplak tepeler silsilesi idi.
Şimdi binalarla dolu, ama ağaçlarla da dolu. Boğaziçi’nde ağaçlar, çeşitli sebeplere bağlı olarak hep böyle belli aralıklarla bir var, bir yok olmuş, İstanbullular bazen çıplak tepelere bakmış, bazen yeşil yamaçları seyre dalmışlardır.
XVI. yüzyılın söz ustası, şairler sultanı Baki Efendi bir gazelinde, çağının pastoral ilhamlarını damıtarak şöyle diyor:
Eşcâr-ı bağ hırka-i tecrîde girdiler
Bâd-ı hazân çemende el aldı çenârdan
Her yaneden ayağına altun akup gelir
Eşcâr-ı bağ himmet umar cûybârdan
Sahn-ı çemende durma salınsın sabâyile
Âzâdedir nihâl bugün berg ü bârdan
Bir yanda İstanbul coğrafyasının ağaç ile sıkı fıkı dostluğu, diğer yandan devletin ihtişam ve debdebesi, hatta İstanbullunun zihniyet algılamasını yansıtan bu beyitler çıplak anlamıyla aşağı yukarı şöyle demek olur:
“Bağın ağaçları (meyveden ve yapraktan) arınıp soyutlanmışlık hırkasına büründüler. Mevsim değişince sonbahar rüzgârları çınardan el aldı da şimdi dört bir yandan ayağına altın akıp geliyor. Kırlardaki ağaçlar ise sanki ırmaktan medet umuyorlar. Artık taze fidanlar kırlarda saba rüzgârıyla durmadan salınsa ne çıkar, zaten meyveden ve yapraktan kurtulmuş değiller midir?”
İlk beyit, sonbaharda yaprakların dökülüşü ve yaz sonunda ağaçların itibardan düşüp rüzgârın hüküm sürmeye başladığını, dervişlerin dünyadan sıyrılma halleriyle örtüştürerek vermekte ve meyveleriyle yapraklarından sıyrılan ağaçları, dünya malı ve ilgilerinden mücerret hale gelen dervişlere benzeterek anlatmakta. İkinci beyit şairin yaşadığı Kanuni çağında Osmanlı devletini, her yandan ayağına altın akıp gelen bir çınar biçiminde sembolize etmekte, kırlarda çınarların geniş gövdeleri altında toplanan altın sarısı sonbahar yapraklarını, çevre ülkelerden devlet hazinesine akan haraç ve vergilerin çil çil altınlarına benzetmektedir. O kadar ki belli vergiler karşılığında Osmanlı’nın himayesinde olmayı veya onunla hoş geçimde bulunmayı arzulayışlarını da “ırmaktan himmet umma” olarak göstermekte, XVI. yüzyılda sultana ulaşmak üzere İstanbul’da günlerce, aylarca bekleyip aracılardan himmet bekleyen sayısız elçiye de bir göndermede bulunmaktadır. Son beyit ise İstanbul sokaklarını ve meydanlarını dolduran fidan boylu tazelerin serazat hayatlarını, fidanların umursamaz salınışlarına benzeterek adeta İstanbul’un zevk ve estetik hayatından bir kesit sunmaktadır. Üstelik şair bütün bunları tabiata bakarak, gözünü çevresine çevirmiş olarak bize sunmaktadır.
Eski şairlerin tabiattan ilham alışları başlı başına incelemeye değer bir konudur. Tabiata bakan, toprağı anlayan, çevresindeki dengenin farkında olarak yaşayan bu adamların en ziyade andıkları ağaç da hiç şüphesiz sevgilinin boyunu andırdığı için servidir. Nitekim aynı şairin ifadesiyle servi, her dem taze (=ebedî güzellik), elif gibi azade (=vahdet), meyve vermeyen (=âşıkına iltifat etmeyen) bir ağaçtır amma nice âşıkın gönül kumruları ona can atmaktadırlar:
Baki nice bir fâhte-veş bâğ-ı belâda
Nâlân olam ol serv-i hırâmânın elinden
Hemen hemen, “Ey Baki! O salınan servi boylu güzel yüzünden bela bahçesinde kumru gibi daha ne vakte kadar inleyip duracağım?!..” demeye gelen bu ifadenin arka planında tıpkı güle âşık olan bülbül misali serviye tutkun kumru imgesi vardır. Öyle ki hemen her servinin üstünde bir kumrunun “hû-hû”larını duymak mümkündür. O hû-hûlar ki sevgilinin gerçekliğini dile getirip adeta âşıka bir derviş zikrini tamamlar gibi olgunluk verir.
Kaddini öğmek Necatî’nin değil haddi veli
Söylenir kumru gibi serv-i hırâmân üstüne
beytinde olduğu gibi. Diyor ki, “Ey sevgili! Senin boyunun güzelliğini övmek, gerçi şu Necati’nin haddi değildir ama yine de kumru misali salınan servi üstüne anlatıp duruyor.”
Baki’nin yukarıda Osmanlı devletini çınara benzeterek çınarın uzun ömrü ile devletin bekası arasında kurduğu ilgi, aynı zamanda eski şiirin çınar algılamasına da kapı aralamaktadır. Buna göre çınarın kolları yanlara uzanmış, yaprakları da eller biçiminde cömertçe açılmıştır. Bu tavrıyla o, hem herkese kol uzatan güngörmüş bir pir-i faniye, hem de çevresine ihsan ve himmeti dokunan ermişlere benzer. Bu iki şahsiyet Osmanlı devletinin içini dolduran başat kimliklerin göstergesidir. Öyle ki çınarlar çevresinde insanlar birikir. Tıpkı çınar misali abide şahsiyetler çevresinde birikilmesi gibi. Nitekim o zamanlarda şehrin meydanlarında çınarlar olur, karargâhlar çınarların çevresine kurulur, bezm ü rezm için çınar altları tercih edilirmiş. Çünkü çınarlar gölgelerinde nice yeni yetmeleri kemale erdirip pir eyler, nice eğlencelerde şahlara tempo tutup el el olmuş yapraklarıyla güzellikleri alkışlar.
Atalarımız İstanbul’a ağaç dikerken tepelere üstü kubbemsi fıstık çamlarını, yamaçlara servi gibi uzun boylu ağaçları, iskele ve meydanlara da çınarları layık görmüşler. Birincisi tepelerin estetik güzelliğini korumak, ikincisi erozyonu önlemek, üçüncüsü de çevresinde insanları biriktirmek için. Bilhassa Boğaziçi köylerinin vapur iskelelerinde sıklıkla asırlık çınarlara rastlanması bundandır. O çınarlar ki tarihte yüzünü görmeyi isteyip sesini merak ettiğimiz nice kahramanları görmüş, nice kez şehrin hüzünlerine ve neşelerine şahit olmuş, güzel baharlar yaşayıp fırtınalı zamanlarla sarsılmış tarihî birer kimlik taşır. Farkında mısınız, İstanbul şimdilerde bunu bize hissettiriyor !..
Sohbet Yazı Türü. Dil Anlatım
Sohbet Yazı Türü
--------------------------------------------------------------------------------
ÖRNEKLER
Sohbet Örneği
Sözden Söze / Nurullah Ataç
Mektuptan açılmış talihim, bir tane daha geldi. Öteki gibi değil bu. Bir kere yazan gizlemiyor kendini, kim olduğunu söylüyor: İsmet Zeki Eyüboğlu adında bir genç. İstanbul Bilim Yurdunda yani Üniversitesinde okuyormuş. Sonra da benimle eğlenmiyor, alaya almıyor beni, över gibi gözüküp alttan alta iğnelemeğe kalkmıyor. Çıkışıyor bana, çıkışıyor ya, haklı olarak çıkışıyor. Eski yazılarımı, şu Öz Türkçe yazılarımı beğenirmiş, yenilerine sinirleniyor, şöyle diyor:
“Geçen günkü Nokta dergisinde Ulus’tan aktarılmış bir yazınızı okudum. Ne çok üzüldüm bilseniz! Yoksa sizi de mi elden kaçırdık? Nerde o eski güzelim Öz Türkçe sözler, nerde o yazınızdaki edebiyat, ahlâk, hak, sanat, merak, şiir gibi tatsız tutsuz Osmanlıca sözler. Niçin şunun bunun sözüne bakıp da düşüncelerimizi değiştiriyorsunuz? O yeni sözleri beğenmeyenler var diye mi yazmak istemiyorsunuz? Günün birinde bir kişi çıkıp size: “Beğenmedim bu sesinizi” dese ona bakıp da sesinizi değiştirecek misiniz? Ne derse desin el gün. Biz yolumuza bakalım.
Daha böyle çok şeyler söylüyor. O mektubu okurken tatlı bir duygu sardı içimi, “mektup” değil de “beti” dediğim günleri andım. Doğru söylüyor, iyi söylüyor o genç. Utandım kendi kendimden inandığım yoldan dönmenin yeri mi vardı? Bu çıkışmalarına karşılık ne diyeyim de bağışlatayım suçu mu? Var benim de bir özrüm, gelgelelim gençler anlamaz, anlamamaları daha da iyidir. Gene söyleyelim ben.
A çocuğum, ben yaşlandım, kocadım da onun için saptım yolumdan. Bilin ki sevinerek olmadı bu. Gene durup durup o yola özlemle bakıyorum. Bir sevgilinin bir daha evine varamayacağınız bir sevgilinin yoluna nasıl bakılırsa öyle bakıyorum. Biliyorum ki doğru oradadır; güzel oradadır, ancak ben yoruldum, dizlerim kesildi. Bir de o işi başaramayacağımı anladım. Yalnızdım, pek yalnız kaldım. Beni tutanlar, benim o yolda gitmemi dileyenler vardı, uzaktan seslenmekle yetiniyorlardı. Beni özendirmek istemelerine ne denli sevinirsem sevineyim, yanımda kimseyi görememek üzüyordu beni.
Doğrusu, büsbütün de bırakmadım o yolu. Böyle Arapça, Farsça tilcikleri kullandığım yazılarımda gene o sevdiğim, kimini de kendim uydurduğum tilciklere yer veriyorum. Biliyorum, yetmez bu, en doğrusu gene eskisi gibi özTürkçe yazmaktır. Onu yakında, bir dergide gene deneyeceğim.
Çok sevindim o mektuba. Birkaç yıl benim yürüdüğüm bir yolu bırakmak, istemeyenler olmasına çok sevindim. Gençler unutsun benim emeklerimi, onları hiçe saysınlar, Arapça, Farsça tilciklerden kaçınmadığım bir suda sevgiliden geliverecek bir esenleme gibi yüreğimi aydınlatır, güneşler doğurur gönlümde.
İtalyan yazarı Luigi Pirandello’nun bir iki oyununu görmüşsünüzdür, hikâyelerini okudunuz mu? Bay Feridun Timur onlardan otuz altısını dilimize çevirmiş, Millî Eğitim Bakanlığı da bastırmış. Hepsini okumadımsa da okuduklarım çok hoşuma gitti, diyebilirim ki o yazarın oyunlarından daha çok beğendim hikayelerini. Oyunlarında yüksekten atmayı andırır bir hal vardır. Hikâyeleri öyle değil, Pirandello onlarda kişilerini daha iyi gösteriyor, canlandırıyor. Oyunlarında hep bir görüşü savunmak, okuyanları, yahut seyircilerini düşündürmek ister. Hem de çözümlenemeyeceğini söylediği meseleler üzerinde düşündürmek ister. Bir gerginlik vardır oyunlarında, hikâyeleri ise öyle değil, onlardaki kişiler daha canlı, okuyana daha yakın. Herhalde bana öyle geldi.
Bay Feridun Timur da iyi çevirmiş dilimize. Belli ki İtalyanca cümleye bağlı kalmak istememiş, her yerde değilse bile çok yerde: “Bizim dilimizde nasıl söylemeli?” diye düşünmüş. Örneğin bir yerde: “Don Lollo hiddetten küplere biniyordu.” diyor. “Küplere binmek” deyimi sanmam ki İtalyancada olsun. Daha böyle çok buluşlar var Bay Feridun Timur’un çevirisinde.
Ama belli ki daha genç bir yazar, o cesareti daima gösteremiyor, bazan acemiliklere düşüyor. İşte bir örnek: “Don Lollo bu sözlere olmaz diyordu. Nafile; olan olmuştu; fakat nihayet kabul etti ve ertesi sabah şafakla beraber, âlet ve edevat torbası s ırtında olduğu halde, Zi Dima Locası Primosole’ye geldi. Nihayet kabul etti.” den önce bir “fakat” koymanın ne yeri var? Hele: “avandanlığı s ırtında” demek dururken “âlet ve edevat torbası s ırtında olduğu halde” demenin cümleye bir ağırlık verdiğini nasıl anlamıyor? Daha böyle kusurlar var Bay Feridun Timur’un çevirisinde, “haykırmak” sözünü çok kullanıyor, hem de “bağırmak” yerine kullanıyor. Gene o hikâyenin bir yerinde: “Küpten olmamak için ihtiyarı orada mevkuf mu tutacaktı?” diyor. Burada “mevkuf” sözü hiç yakışıyor mu? “kendisi küpten olmasın diye ihtiyarı hürriyetinden mi edecekti” diyemez miydi?
Bir de şunu söyleyelim. “Ciddi Bir Şey Değil” adlı hikâyede şöyle bir cümle var: “Her defasında bir daha aynı hataya düşmeyeceğine dair yemin üstüne yemin ediyor, ahdü peyman ediyor, yeniden âşık olmamak için kahraman bir deva araştıracağını söylüyordu.” Bay Feridun Timur böyle konuşmaz elbette “düşmeyeceğine yemin etti .”der. Düşmeyeceğine dair yemin etti.” demez. Belki İtalyanlar öyle der, biz demeyiz. “Kahraman deva” da ne oluyor? belli, Fransızların “remède hèroique” dedikleri, İtalyancada tıpkısı olabilir, Türkçede öyle denmez, başka bir şey arasın.
Luigi Pirandello’dan “Seçme Hikâyeler” de böyle ufak tefek kusurlar var, gene de o kitap tatlı tatlı okunuyor, Bay Feridun Timur’u iyi çevirmenlerimizden, yani mütercimlerimizden sayabiliriz. Hele bir şeye çok sevindim: ikinci ciltte dil birinci cilttekinden çok daha iyi. Demek ki Bay Feridun Timur’un çevirileri günden güne iyileşecek. Ben adını yeni duyduğuma göre kendisinin bir genç olduğunu sanıyorum, bundan sonraki çevirileri elbette daha kusursuz olur. Siz de okuyun o hikâyeleri, eğlenirsiniz, hele ikinci cildin başındaki Donna Mimma’dan başlarsanız, bütün kitabı okumak hevesi uyanır içinizde.
(Nurullah ATAÇ. Söyleşiler, TDK, 231, Ankara 1964 )
ÜZELLİK (ÖRNEK SOHBET YAZISI)
Bilmem ben kendime çekidüzen vermesini, derviş gibiyimdir. Ber*bere uğramağa üşenip sakal bir karış, saçlar öylesine, günlerce dolaş*tığım olur. Bir Mehmet Beyimiz vardı, çoktan öldü, rahmet dilemiş olacak, hatırlayıverdim. Tanışır, konuşurdum ama, adımı hiç mi me*rak etmemiş, yoksa unutumuvermiş, nedir? Bir gün benim için: «Hani saçı sakalı akar gibi bir adam geliyor buraya, o işte.» demiş, duyanla*rın hepsi de anlamışlar ben olduğumu. Bana da söylediler hoşuma gitti, doğrusu tam bulmuş rahmetli. Çamurdan kaçınmağı bir türlü becere*mem: çoraplarım hep düşer; yakamla boyunbağımm biri bir yandadır, biri bir yanda; cigara külüne bulanmışım, ona da aldırmam... Dedim ya, derviş gibiyimdir.
Eeee! ne yapalım? Fikir adamıyım, bilim adamıyım ben; derin derin düşüncelerimden çıkıp da süslenmeğe, dış güzelliklerle uğraş*maya ayıracak vaktim mi var benim? Okuyup da içimi bezeyeyim, ka*famı donatayım, yeter bana. Ama görenler beni beğenmeyeceklermiş, varsınlar beğenmesinler! Öyle görünüş düşkünü kimselerin diyeceklerin*den bana ne? Ben geçici şeylerle, istedik mi çıkarıp atabileceğimiz şey*lerle değil, bizim ta içimize işleyen, benliğimizi yoğuran meziyetlerle övünen insanlardanım; onlarla yetinmeyip bir de dışa bakanlar uzak olsunlar benden, onlarla düşüp kalkmak ister miyim ben?
Bilirsiniz beni, bilirsiniz de inanmazsınız bu son dediklerime. Saçı*mın, sakalımın akar gibi olduğu, benim kendime çekidüzen vermesini bilmediğim doğrudur ama övünülecek şey mi bu? Süslenmek, bezenmek benim elimden gelmez ama süslenmeği, bezenmeği kötülemeğe kal*kanlara pek kızanm. Adam dediğin üstüne başına da bakmalıdır; yalniz temiz giyinmesi de yetmez, kendine yakışacak şeyleri bulmalı; güzel olmağa, kendini beğendirmeğe çalışmalıdır.
Güzel olmak... «Ya yaradılıştan güzel değilse?» demeyiniz; en çir*kin, en biçimsiz insanlar dahi, biraz zevkleri varsa, o çirkinliklerini, bi*çimsizliklerini örtmenin, başka güzelliklerle karşılarındakilere unuttur*manın yolunu bulurlar. Süslenirler, bezenirler, öylelikle olsun kendi*lerini, karşılarmdakilere şirin gösterirler.
Ben yaradılışımdan güzel değilim» deyip de boynunu bükmek olur mu? Medeniyet dediğimiz bir bakıma, tabiatla savaşmak, tabiatı olduğu gibi bırakmayıp düzeltmek, insanoğlunun istediği hale getirmek değil midir? öyle olunca insanlar arasındaki çirkinlikleri de, «Ne yapa*lım? Öyle doğmuş onlar!» deyip çirkin bırakamayız, onları da elimiz*den geldiğince güzelleştirmek borcumuzdur. Bittabi kendimizden baş*layarak.
Bu söylediklerimin kendimi de kötülemek olduğunu biliyorum. Be*nim işime gelmiyor diye doğruyu saklayayım da işime gelecek doğrular mı uydurayım? Üstüne başına bakmayan, kendine bir çekidüzen verme*ğe özenmeyen adam gerçekten medenî bir adam değildir. Bir kere öyle kimselerde çevrelerindekiiere bir aldırışsızlık vardır. Çevrelerindekilere gerçekten aldırsalar, onları gerçekten düşünseler kendilerini onlara be*ğendirmek isteseler, «Ben böyle sallapati gezerim, korkunç bir suratım olur, gene de başkalarının arasına girerim, benimle konuşurlar, konuş*mağa mecburdurlar.» demek kendilerini beğenmenin, büyüklenmenin ta kendisi değil midir?
--------------------------------------------------------------------------------
ÖRNEKLER
Sohbet Örneği
Sözden Söze / Nurullah Ataç
Mektuptan açılmış talihim, bir tane daha geldi. Öteki gibi değil bu. Bir kere yazan gizlemiyor kendini, kim olduğunu söylüyor: İsmet Zeki Eyüboğlu adında bir genç. İstanbul Bilim Yurdunda yani Üniversitesinde okuyormuş. Sonra da benimle eğlenmiyor, alaya almıyor beni, över gibi gözüküp alttan alta iğnelemeğe kalkmıyor. Çıkışıyor bana, çıkışıyor ya, haklı olarak çıkışıyor. Eski yazılarımı, şu Öz Türkçe yazılarımı beğenirmiş, yenilerine sinirleniyor, şöyle diyor:
“Geçen günkü Nokta dergisinde Ulus’tan aktarılmış bir yazınızı okudum. Ne çok üzüldüm bilseniz! Yoksa sizi de mi elden kaçırdık? Nerde o eski güzelim Öz Türkçe sözler, nerde o yazınızdaki edebiyat, ahlâk, hak, sanat, merak, şiir gibi tatsız tutsuz Osmanlıca sözler. Niçin şunun bunun sözüne bakıp da düşüncelerimizi değiştiriyorsunuz? O yeni sözleri beğenmeyenler var diye mi yazmak istemiyorsunuz? Günün birinde bir kişi çıkıp size: “Beğenmedim bu sesinizi” dese ona bakıp da sesinizi değiştirecek misiniz? Ne derse desin el gün. Biz yolumuza bakalım.
Daha böyle çok şeyler söylüyor. O mektubu okurken tatlı bir duygu sardı içimi, “mektup” değil de “beti” dediğim günleri andım. Doğru söylüyor, iyi söylüyor o genç. Utandım kendi kendimden inandığım yoldan dönmenin yeri mi vardı? Bu çıkışmalarına karşılık ne diyeyim de bağışlatayım suçu mu? Var benim de bir özrüm, gelgelelim gençler anlamaz, anlamamaları daha da iyidir. Gene söyleyelim ben.
A çocuğum, ben yaşlandım, kocadım da onun için saptım yolumdan. Bilin ki sevinerek olmadı bu. Gene durup durup o yola özlemle bakıyorum. Bir sevgilinin bir daha evine varamayacağınız bir sevgilinin yoluna nasıl bakılırsa öyle bakıyorum. Biliyorum ki doğru oradadır; güzel oradadır, ancak ben yoruldum, dizlerim kesildi. Bir de o işi başaramayacağımı anladım. Yalnızdım, pek yalnız kaldım. Beni tutanlar, benim o yolda gitmemi dileyenler vardı, uzaktan seslenmekle yetiniyorlardı. Beni özendirmek istemelerine ne denli sevinirsem sevineyim, yanımda kimseyi görememek üzüyordu beni.
Doğrusu, büsbütün de bırakmadım o yolu. Böyle Arapça, Farsça tilcikleri kullandığım yazılarımda gene o sevdiğim, kimini de kendim uydurduğum tilciklere yer veriyorum. Biliyorum, yetmez bu, en doğrusu gene eskisi gibi özTürkçe yazmaktır. Onu yakında, bir dergide gene deneyeceğim.
Çok sevindim o mektuba. Birkaç yıl benim yürüdüğüm bir yolu bırakmak, istemeyenler olmasına çok sevindim. Gençler unutsun benim emeklerimi, onları hiçe saysınlar, Arapça, Farsça tilciklerden kaçınmadığım bir suda sevgiliden geliverecek bir esenleme gibi yüreğimi aydınlatır, güneşler doğurur gönlümde.
İtalyan yazarı Luigi Pirandello’nun bir iki oyununu görmüşsünüzdür, hikâyelerini okudunuz mu? Bay Feridun Timur onlardan otuz altısını dilimize çevirmiş, Millî Eğitim Bakanlığı da bastırmış. Hepsini okumadımsa da okuduklarım çok hoşuma gitti, diyebilirim ki o yazarın oyunlarından daha çok beğendim hikayelerini. Oyunlarında yüksekten atmayı andırır bir hal vardır. Hikâyeleri öyle değil, Pirandello onlarda kişilerini daha iyi gösteriyor, canlandırıyor. Oyunlarında hep bir görüşü savunmak, okuyanları, yahut seyircilerini düşündürmek ister. Hem de çözümlenemeyeceğini söylediği meseleler üzerinde düşündürmek ister. Bir gerginlik vardır oyunlarında, hikâyeleri ise öyle değil, onlardaki kişiler daha canlı, okuyana daha yakın. Herhalde bana öyle geldi.
Bay Feridun Timur da iyi çevirmiş dilimize. Belli ki İtalyanca cümleye bağlı kalmak istememiş, her yerde değilse bile çok yerde: “Bizim dilimizde nasıl söylemeli?” diye düşünmüş. Örneğin bir yerde: “Don Lollo hiddetten küplere biniyordu.” diyor. “Küplere binmek” deyimi sanmam ki İtalyancada olsun. Daha böyle çok buluşlar var Bay Feridun Timur’un çevirisinde.
Ama belli ki daha genç bir yazar, o cesareti daima gösteremiyor, bazan acemiliklere düşüyor. İşte bir örnek: “Don Lollo bu sözlere olmaz diyordu. Nafile; olan olmuştu; fakat nihayet kabul etti ve ertesi sabah şafakla beraber, âlet ve edevat torbası s ırtında olduğu halde, Zi Dima Locası Primosole’ye geldi. Nihayet kabul etti.” den önce bir “fakat” koymanın ne yeri var? Hele: “avandanlığı s ırtında” demek dururken “âlet ve edevat torbası s ırtında olduğu halde” demenin cümleye bir ağırlık verdiğini nasıl anlamıyor? Daha böyle kusurlar var Bay Feridun Timur’un çevirisinde, “haykırmak” sözünü çok kullanıyor, hem de “bağırmak” yerine kullanıyor. Gene o hikâyenin bir yerinde: “Küpten olmamak için ihtiyarı orada mevkuf mu tutacaktı?” diyor. Burada “mevkuf” sözü hiç yakışıyor mu? “kendisi küpten olmasın diye ihtiyarı hürriyetinden mi edecekti” diyemez miydi?
Bir de şunu söyleyelim. “Ciddi Bir Şey Değil” adlı hikâyede şöyle bir cümle var: “Her defasında bir daha aynı hataya düşmeyeceğine dair yemin üstüne yemin ediyor, ahdü peyman ediyor, yeniden âşık olmamak için kahraman bir deva araştıracağını söylüyordu.” Bay Feridun Timur böyle konuşmaz elbette “düşmeyeceğine yemin etti .”der. Düşmeyeceğine dair yemin etti.” demez. Belki İtalyanlar öyle der, biz demeyiz. “Kahraman deva” da ne oluyor? belli, Fransızların “remède hèroique” dedikleri, İtalyancada tıpkısı olabilir, Türkçede öyle denmez, başka bir şey arasın.
Luigi Pirandello’dan “Seçme Hikâyeler” de böyle ufak tefek kusurlar var, gene de o kitap tatlı tatlı okunuyor, Bay Feridun Timur’u iyi çevirmenlerimizden, yani mütercimlerimizden sayabiliriz. Hele bir şeye çok sevindim: ikinci ciltte dil birinci cilttekinden çok daha iyi. Demek ki Bay Feridun Timur’un çevirileri günden güne iyileşecek. Ben adını yeni duyduğuma göre kendisinin bir genç olduğunu sanıyorum, bundan sonraki çevirileri elbette daha kusursuz olur. Siz de okuyun o hikâyeleri, eğlenirsiniz, hele ikinci cildin başındaki Donna Mimma’dan başlarsanız, bütün kitabı okumak hevesi uyanır içinizde.
(Nurullah ATAÇ. Söyleşiler, TDK, 231, Ankara 1964 )
ÜZELLİK (ÖRNEK SOHBET YAZISI)
Bilmem ben kendime çekidüzen vermesini, derviş gibiyimdir. Ber*bere uğramağa üşenip sakal bir karış, saçlar öylesine, günlerce dolaş*tığım olur. Bir Mehmet Beyimiz vardı, çoktan öldü, rahmet dilemiş olacak, hatırlayıverdim. Tanışır, konuşurdum ama, adımı hiç mi me*rak etmemiş, yoksa unutumuvermiş, nedir? Bir gün benim için: «Hani saçı sakalı akar gibi bir adam geliyor buraya, o işte.» demiş, duyanla*rın hepsi de anlamışlar ben olduğumu. Bana da söylediler hoşuma gitti, doğrusu tam bulmuş rahmetli. Çamurdan kaçınmağı bir türlü becere*mem: çoraplarım hep düşer; yakamla boyunbağımm biri bir yandadır, biri bir yanda; cigara külüne bulanmışım, ona da aldırmam... Dedim ya, derviş gibiyimdir.
Eeee! ne yapalım? Fikir adamıyım, bilim adamıyım ben; derin derin düşüncelerimden çıkıp da süslenmeğe, dış güzelliklerle uğraş*maya ayıracak vaktim mi var benim? Okuyup da içimi bezeyeyim, ka*famı donatayım, yeter bana. Ama görenler beni beğenmeyeceklermiş, varsınlar beğenmesinler! Öyle görünüş düşkünü kimselerin diyeceklerin*den bana ne? Ben geçici şeylerle, istedik mi çıkarıp atabileceğimiz şey*lerle değil, bizim ta içimize işleyen, benliğimizi yoğuran meziyetlerle övünen insanlardanım; onlarla yetinmeyip bir de dışa bakanlar uzak olsunlar benden, onlarla düşüp kalkmak ister miyim ben?
Bilirsiniz beni, bilirsiniz de inanmazsınız bu son dediklerime. Saçı*mın, sakalımın akar gibi olduğu, benim kendime çekidüzen vermesini bilmediğim doğrudur ama övünülecek şey mi bu? Süslenmek, bezenmek benim elimden gelmez ama süslenmeği, bezenmeği kötülemeğe kal*kanlara pek kızanm. Adam dediğin üstüne başına da bakmalıdır; yalniz temiz giyinmesi de yetmez, kendine yakışacak şeyleri bulmalı; güzel olmağa, kendini beğendirmeğe çalışmalıdır.
Güzel olmak... «Ya yaradılıştan güzel değilse?» demeyiniz; en çir*kin, en biçimsiz insanlar dahi, biraz zevkleri varsa, o çirkinliklerini, bi*çimsizliklerini örtmenin, başka güzelliklerle karşılarındakilere unuttur*manın yolunu bulurlar. Süslenirler, bezenirler, öylelikle olsun kendi*lerini, karşılarmdakilere şirin gösterirler.
Ben yaradılışımdan güzel değilim» deyip de boynunu bükmek olur mu? Medeniyet dediğimiz bir bakıma, tabiatla savaşmak, tabiatı olduğu gibi bırakmayıp düzeltmek, insanoğlunun istediği hale getirmek değil midir? öyle olunca insanlar arasındaki çirkinlikleri de, «Ne yapa*lım? Öyle doğmuş onlar!» deyip çirkin bırakamayız, onları da elimiz*den geldiğince güzelleştirmek borcumuzdur. Bittabi kendimizden baş*layarak.
Bu söylediklerimin kendimi de kötülemek olduğunu biliyorum. Be*nim işime gelmiyor diye doğruyu saklayayım da işime gelecek doğrular mı uydurayım? Üstüne başına bakmayan, kendine bir çekidüzen verme*ğe özenmeyen adam gerçekten medenî bir adam değildir. Bir kere öyle kimselerde çevrelerindekiiere bir aldırışsızlık vardır. Çevrelerindekilere gerçekten aldırsalar, onları gerçekten düşünseler kendilerini onlara be*ğendirmek isteseler, «Ben böyle sallapati gezerim, korkunç bir suratım olur, gene de başkalarının arasına girerim, benimle konuşurlar, konuş*mağa mecburdurlar.» demek kendilerini beğenmenin, büyüklenmenin ta kendisi değil midir?
Anı Örnekleri ve Açıklaması . Dil Anlatım
Anı Örnekleri ve Açıklaması
--------------------------------------------------------------------------------
KONU ANLATIMI
Bir kimsenin kendi hayatını, yaşadığı devrede şahidi olduğu ya da duyduğu olayları edebî değer taşıyan bir dille anlattığı yazılara anı (hatırat) denir. Bir başka deyişle, özümüzde bir iz bıraktığı için unutulmayan ve anılmaya değer bulduğumuz olayları anlatan yazı türüdür. (S. SARICA - M. GÜN-DÜZ, Güzel Konuşma Yazma, s. 374)
Edebiyat sahasının en yaygın türlerinden biridir. Bu türde verilen eserlerin çok değişik sahalarda oluşu, ona belli bir sınır çizme imkânını zorlaştırır. Anıların önde gelen özelliği, yazarının hayatının belli bir kesitini alması ve çok sonra yazıya dökülmesidir.
İçlerinde anı türünün özelliği bulunabilecek seyahatname, sefaretname, muhtıra, tezkire, menkabe, günlük, otobiyografi ve tarih türleri ile anı türünü karıştırmamak gerekir. Bu türlerin her birinin yazılış gayeleri ayrıdır. Ortak özellikleri ise yaşanmış olaylar üzerine kurulmuş olmalarıdır. Ancak bu özellik, onları birbirinin yerine koyma sebebi olamaz.
Anıların, tarihî gerçeklerin açıklanması sırasında, önemli yardımları dokunur. Anı; tarih değilse de, tarihe yardımcıdır. Devirlerin özelliklerini anlatan anılar, o devrin tarihini yazacaklar için önemli birer belge niteliğindedir. Bundan ötürü, anı yazarı, anılarını yansıtırken tarihî gerçeklerin bozulmamasına çok dikkat etmelidir. (H. F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s. 528)
Anı (Hatırat) ile günlük, en çok karıştırılan iki türdür. Bu iki türün en önemli ayrılığı günlüklerin yaşanırken, anıların ise hayatta ya da ömrün sonunda kaleme alınmalarıdır.
Her ne sebeple kaleme alınırsa alınsın anı türünde dürüstlük, samimiyet ve sorumluluk duygusu ön plânda tutulmalıdır. Anı yazarken önce konu tespit edilmeli; sonra ya günü gününe tutulan notlar ya da hafızada saklanan olaylar zinciri, plâna göre düzenlenmelidir. Anı yazılırken süslü sanatlı bir anlatımdan kaçınmalı; açık, sade ve akıcı bir üslûp kullanılmalıdır. Duygu ve düşünceler, içtenlikle gerçeği yansıtmalıdır.
Anılar, ya günü gününe tutulan notlar hâlinde ya da sonradan hatırlanmak suretiyle yazılır. Batı edebiyatında en ünlü anı yazarları; Sain-Simon (1675-1755) ve Rousseau (1712-1778)' dir. (H. F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s. 528)
Batı edebiyatındaki ünlü anı yazarları ve eserleri şunlardır:
Sain-Simon - "Hatıralar"
Rousseau - "İtiraflar"
Türk edebiyatındaki anı eserlerine örnekler ise şunlardır:
Ziya Paşa - "Defter-i A'mâl"
Muallim Naci - "Ömer'in Çocukluğu"
Ahmet Rasim - "Falaka" ve "Muharrir, Şair, Edip"
Halit Ziya UŞAKLIGİL - "Kırk Yıl" ve "Saray ve Ötesi"
Hüseyin Cahit YALÇIN -"Edebî Hatıralar"
Falih Rıfkı ATAY - "Çankaya" ve "Zeytindağı"
Anılar, genellikle aşağıdaki nedenlerden dolayı yazılır:
(1) Geçmişi bir kez daha yaşamak ve yazma alışkanlığı kazanmak.
(2) Anıları unutulmaktan kurtarmak.
(3) Yok olup gitmesini göze alamadığımız bir gerçeğe kalıcılık kazandırmak.
(4) Anıyı oluşturan olayı, durumu, yerleri, kişileri söz konusu edip, başkalarının bilgisine, yararına sunmak.
(5) Kamuoyu önünde aklanmaya çalışmak, pişmanlığı dile getirip içini boşaltmak, günah çıkarmak.
(6) Gelecek kuşaklara geçmişten sonuçlar çıkarıp sunmak.
(7) Gerektiği zaman bir eleştiride bulunmak.
(8) İnsanoğlunun; yaşantılarını, deneyimlerini başkalarıyla paylaşmak gereğini duymak.
ANININ TARİHÇESİ VE GELİŞİMİ ;
'Anı'nın eski karşılığı 'hatıra'dır. Edebî bir tür olarak anı, bir kişinin aklının erdiği dönemden itibaren görüp yaşadığı, kendisi ve toplum için önemli gördüğü olayları ve durumları belli bir sistem içinde yazıya döktüğü, genellikle, otobiyografik metinlere denir. Otobiyografi, kişinin yalnızca kendisiyle ilgili bilgileri verirken anı, hem bireysel hem de sosyal anlamda bilgi içerir. Günlük tutan yazar, sıcağı sıcağına o günün olay, yaşantı ve düşüncelerini aktarırken; anı yazarı, tarih olmuş eski zamanların olaylarını belleğe ya da belgelere dayalı olarak ortaya koyar. Bu bakımdan anı metinleri yalnızca hatırlanabilen, unutulmayan, kaydedilebilen olayları içerdiği için tarihi aynen aksettirmekten uzaktır, büsbütün objektif olması beklenemez. Toplumların sosyal hayatlarında anı aktarmak önemli bir gelenektir. Özellikle yaşlı insanlar kendilerinden daha genç kimselere daha önce görüp geçirdiklerini, yaşadıkları ilginç olayları anlatırlar.
Anı yazma geleneği, Tanzimat döneminde, kimi devlet adamlarında batıdaki meslektaşlarına olan özentiden başlamış ve giderek günümüze kadar gelmiştir.
Tanzimat öncesindeki şuara tezkireleri, menakıpname, siyer, vekayi'name, gazavatname, fetihname, sefaretname gibi eserler bilinen anlamıyla birer anı eseri olmasalar da bu türe özgü özellikleri taşırlar.
Anılar konuları itibariyle genellikle siyasî ve edebî olmak üzere iki kategoride değerlendirilmektedir. Bunlar kesin sınırlandırmalar değildir. Bir siyasî anı kitabında edebî anılar da olabilmektedir. Kimi anı kitapları da toplum içinde belli özellikleriyle seçilmiş kişilerin portrelerinden oluşmaktadır. Halit Fahri Ozansoy Edebiyatçılarımız Geçiyor (1939), Yahya Kemal Beyatlı Siyasî ve Edebî Portreler (1968); Yusuf Ziya Ortaç Portreler (1960); Hakkı Süha Sezgin Edebî Portreler'i (İstanbul 1997); Beşir Ayvazoğlu Defterimde 40 Suret (İstanbul 1996)... gibi.
5.1. Siyasî ve Askerî Konulu Anılar
Tanzimat'tan sonra anı yazma geleneği devlet yönetiminde bulunmuş önemli kişiler arasında da yaygınlaştı.
5.1.1. Askerî Konulu Anılar
Afet İnan Atatürk'ten Hatıralar (1950), Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler (1959); Falih Rıfkı Atay Atatürk'ün Bana Anlattıkları (1955), Atatürk'ün Hatıraları (1965), Çankaya (1969); Celal Bayar, Şevket Süreyya Aydemir Suyu Arayan Adam (1959); İsmet Kür Anılarıyla Atatürk (1965); Ali Fuat Cebesoy Sınıf Arkadaşım Atatürk (1997); Hilmi Yücebaş Atatürk'ün Nükteleri Fıkraları Hatıraları (1963); Ahmet Cevat Emre İki Neslin Tarihi (1960); Nadir Nadi Perde Aralığında (1965); Erdal Öz Deniş Gezmiş Anlatıyor (1976); Safa Güner Köy Enstitüleri Hatıraları (1963); Yakup Kadri Karaosmanoğlu Zoraki Diplomat (1955). Politika'da 45 Yıl (1968); Samet Ağaoğlu Strazburg Hatıraları (1933), Babamdan Hatıralar (1939), Aşina Yüzler (1965)... Ahmet Ağaoğlu Serbest Fırka Hatıraları (2. baskı, 1969); Erdal İnönü Anılar ve Düşünceler; Rauf Denktaş Rauf Denktaş'ın Hatıraları (4 cilt, 1996); Emre Kongar Ben Müsteşarken (1996); Gülsün Bilgehan Mevhibe İnönü'nün Anıları, Milliyet, 08.03.1998...
5.1.2. Hariciye ve Elçilik Anıları
Ülkemizi yurt dışında temsil eden, yurt dışı görevlerinde bulunan bazı kişiler oradaki kimi ilginç gözlem ve izlenimlerini yazıya dökmüşlerdir. Ali Fuat Cebesoy Moskova Hatıraları (1955); Feridun Cemal Erkin Dışişlerinde 34 Yıl (1980); Zeki Kuneralp Sadece Diplomat (1982)...
5.1.3. Cezaevi ve Avukat Anıları
Ülkemizde belli dönemlerde özellikle aydınlar, sanatçılar, edebiyatçılar ve politikacılar zaman zaman tutuklanmışlardır. Onlar hapishanede yaşadıklarını, yargılanmaları s ırasında başlarından geçenleri, çektikleri sıkıntıları ve bu tür kişilerin davalarını üstlenen avukatlar gözlem ve izlenimlerini anı biçiminde yazmışlardır: Necip Fazıl Kısakürek Cinnet Mustatili (1955), Yılanlı Kuyudan (1970); Bediî Faik Hapishane Notları (1958); Halikarnas Balıkçısı Mavi Sürgün (1971); Aziz Nesin Bir Sürgünün Anıları (1971); Nazlı Ilıcak Allah Kurtarsın (1987); Zeynep Oral Bir Ses (1987); Sevgi Soysal Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu (1976)...
5.2. Edebiyat ve Sanat Konulu Anılar
Tanzimat döneminden sonra pek çok sanatçı ve yazar, özellikle olgunluk yaşlarında siyasî, sosyal, edebî, kültürel alanlardaki düşünce, gözlem ve izlenimlerini, eserleriyle ilgili açıklamaları yazmışlardır.
5.2.1. Edebiyat Konulu Anılar
Refik Halit Karay İstanbul'un İç Yüzü (1920), Üç Nesil Üç Hayat (1943); Ercüment Ekrem Talu Dünden Hatıralar (1945); Nihat Sami Banarlı Yahya Kemal Yaşarken (1959), Hilmi Yücebaş Yedi Şairden Hatıralar (1960); Yusuf Ziya Ortaç Portreler (1960); Oktay Akbal Şair Dostlarım (1964); Zekeriya Sertel Mavi Gözlü Dev (1968), Nazım Hikmet'in Son Yılları (1979); Orhan Kemal Nazım Hikmet'le Üç buçuk Yıl (1965); Mehmet Seyda Edebiyat Dostları (1970), Çocukluk Yılları (1980); Mehmet Başaran Yasaklı (1987); Mehmet Kemal Acılı Kuşak (1968); Demir Özlü Sürgünde 10 Yıl; Ömer Faruk Toprak Duman ve Alev (1969); Sabiha Sertel Roman Gibi (1969); Aziz Nesin Bir Sürgünün Anıları (1971), Poliste (1967)...
Halide Nusret Zorlutuna Bir Devrin Romanı (1978); Meral Tolluoğlu Babam Nurullah Ataç (1980); Talip Apaydın Bozkırda Günler (1952), Karanlığın Kuvveti (1967), Akan Sulara Karşı (1985); Hikmet Erhan Bener Bürokratlar (197879); Muzaffer Buyrukçu Arkadaş Anılarında Orhan Kemal (1984); R ıfat Ilgaz Yokuş Yukarı (1982), Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra (1986); Hasan İzzettin Dinamo 67 Eylül Kasırgası (1971), 2. Dünya Savaşında Edebiyat Anıları (1984); Baki Süha Ediboğlu Bizim Kuşak ve Ötekiler (1968); Samim Kocagöz Bu Da Geçti Ya Hu (1992); Melih Cevdet Anday Akan Zaman Duran Zaman (1984); Ahmet Hamdi Tanpınar "Cahit Sıtkı'ya Dair Hatıralar", Edebiyat Üzerine Makaleler (1969)...
5.2.2. Tiyatro ve Tiyatro Sanatçıları İle İlgili Anılar
Kimi tiyatro yazar ve sanatçıları da meslek hayatları boyunca başlarından geçen ilginç olayları kaleme almışlardır. Hafi Kadri Alpman Ahmet Fehim Bey'in Hatıraları (1976); Vasfi Rıza Zobu O Günden Bu Güne (1977), Uzun Hikâyenin Sonu (1990); Halit Fahri Ozansoy Şehir Tiyatrosunun 50. Yılı Darülbedayi Devrinin Eski Günlerinde (1964); Haldun Dormen Sürç ü Lisan Ettikse (1977); Gülriz Sururî Kıldan İnce Kılıçtan Keskince (1978); Mücap Ofluoğlu Bir Avuç Alkış (1985)..
5.3.3. Basın Anıları
Basın çalışanlarının, yazar ve muhabirlerinin anıları vardır: Ahmet Rasim Muharrir, Şair, Edip (1926, 1980); Ahmet İhsan (Tokgöz) Matbuat Hatıralarım (19301931); Yusuf Ziya Ortaç Bizim Yokuş (1966); Necip Fazıl Kısakürek Babıali (1975); Vedat Nedim Tör Yıllar Böyle Geçti (1976)...
5.3.4. Eğitim ve Öğretmenlik Anıları
Eğitimciler ve öğretmenler, meslekleri gereği yurdun pek çok yerinde bulunarak ülke çocuklarını ve toplumu eğitme sorumluluğunu üstlenmiş kişilerdir. Dolayısıyla eğitimciler birçok sorun, kişi ve gruplarla gerektiğinde mücadele eden kişilerdir. Kimi eğitimciler önemli olaylara tanıklık etmiş olan hayatlarını kaleme almışlardır: Hıfzırrahman Raşit Öymen Mektepçiliğin Kâbesinde İntibaât ve Tahassüsat (1926); Şevket Süreyya Aydemir Toprak Uyanırsa (1963); Fikret Madaralı Ekmekli Dönemeç (1965); Enver Demir Bir Öğretmenin Defterinden 41 Yılın Hikâyesi (1968); M. Rauf İnan Bir Ömrün Öyküsü (1986); Kemal Kurdaş ODTÜ Yıllarım (1998)...
Bu sınıflamanın dışında birkaç örnek: Abdülhak Şinasi Hisar Geçmiş Zaman Köşkleri (1956), Geçmiş zaman Fıkraları (1958)... Nahit Sırrı Örik Eski Zaman Kadınları Arasında (1958); Halit Fahri Ozansoy Eski İstanbul Ramazanları (1968); Malik Aksel Resim Sergisinde Otuz Gün (1943); Samiha Ayverdi Bir Dünyadan Bir Dünyaya (1974), Hatıralarla Başbaşa (1977), Hey Gidi Günler Hey (1989); Esin Afşar Anılar Yanıltır mı? (1995); Halit Kıvanç Hadi Anlat Bakalım Anılar 1 (1998)...
ÖRNEKLER
atatürk kurtuluş savaşı sonrası anadolunu bir köyüne gider ve orda bir eve girer.Yaşlı teyze hemen ayran getirir atatürke ve yanındakilerine verir.
atatürk baktığında ayranın içinde küçük bir saman parçası vardır.Atatürk hiç bişe demez bardağı bir ordan tutar bir burdan ayranı içmeye çalışır.En sonun da giderken der:
-nine bunun içine saman düşürmüşsün herhalde
-yok der ben onu bilerek koydum
-nasıl yani der atatürk
-ayran soğuktu!! sonra hasta olursun diye samanı attım ki yavaş yavaş içesin sonra hasta olmayasın...
atatürk nine nin elini öper.
nine de "allah senin başımızdan eksik etmesin" der.....
Atatürk'le ilgili anılar
Günlerden birgün İtalyan Büyükelçisi, Atatürk ile görüsmek ister ve
huzura kabul edilir.
O zamanin muhtelif ekonomik-siyasi konulari hakkinda konusulduktan
sonra, Büyükelçi :
-Ekselans, dün Roma ile yapmis oldugum bir görüsmede hükümetimizin
Hatay'i almak istedigi kararini size iletmem söylendi" der.
Odada buz gibi bir hava eser. Ata, büyükelçiye birşeyler daha ikram eder ve iki dakikaliginina odadan ayrilir.
Döndügünde ayaginda çizmeleri, üzerinde maresal üniformasi, belinde tabancasi vardir. Dogruca masasina gider, manyetolu telefondan Maresal Fevzi Çakmak'ın baglanmasini ister ve Çakmak' a:
- Pasa, İtalyan dostlarimiz Hatay'a gelmek istiyorlarmis. Hazir
miyiz?
Fevzi Çakmak durumu anlar ve "biz haziriz Pasam" diye yanitlar...
Ata, Büyükelçiye döner ve: "Biz hazirmisiz. Hükümetinize söyleyin, ne zaman
isterlerse gelip Hatay'i alabilirler" der.......
Kurtuluş savaşından bir anı
Izmir kurtuldu, cok tatli bir yorgunluk,Ankara'ya hareket edecekler. Ertesi gun kompartimanin kapisini calar yaveri, açar yorgun, bitkin, kravatini yikamaktadir Ataturk.
Yaveri "ya pasam bu ne hal hic uyumadiniz herhalde niye boylesiniz" der.
"Ya çocuk kompartimanima yastikla battaniye koymayi unutmussunuz. Kolumu yastik yaptim agridi setremi yastik yaptim usudum bende uyumadim kalktim" der.
Yaveri; "aman pasam! Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastikla battaniye getirirdik" der.
Ve bir ulke kurtarmaktan donen komutan soyluyor bunlari tarihi bir cevap der ki "Gec farkettim hepiniz en az benim kadar yorgundunuz.Hicbirinize kiyamadim.
Onemli olan benim uyumam degil milletimin rahat uyumasi".
Cumhuriyet'in ilânından sonra İstanbul'da bir resepsiyon verilir. Tüm dünya ülkelerinin elçileri ve ateşeleri de davet edilir. Davet güzel bir şekilde devam etmektedir fakat İngiliz ateşesi olan binbaşının bakışları Mustafa Kemal'in gözünden kaçmaz. bütün davet boyunca kendisine dik dik bakmıştır ve bakmaya devam etmektedir. ne olduğunu öğrenmek için yaverini gönderir. Yaver Mustafa Kemal'e şöyle der:
Paşam kendisine neden ters bir tavır takındığını sordum, o da bana Mustafa
Kemal'in Çanakkale'de babasını öldürdüğünü söyledi. bunun üzerine Mustafa Kemal şöyle der:Git sor bakalım babasının Çanakkale'de ne işi varmış?
ASKERLE GÜREŞ
ir gezisinde, Kolordu binasının kapısında aslan yapılı bir Mehmetçik gördü. Çağırdı ve güler yüzle sordu:
- Sen güreş bilir misin?
Yanındakilerden en kuvvetli görünenlerle Mehmetçiği güreştirdi. Genç asker her zaman üstün geliyordu. Çok neşelendi, ayağa fırladı.
Ceketini çıkarıp Mehmet'e ense tuttu:
- Haydi, bir de benimle güreş!
Katıksız ve temiz Anadolu çocuğu Ata'sının yüzüne hayranlıkla baktı:
- "Atam," dedi. "Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi. Bir Mehmet mi bu işi başarır?"
Gözleri doldu ve ağlamamak için gülmeye çalıştı.
Bayrağa Saygı
30 Ağustos sabahı, Mustafa Kemal muharebe sahasında dolaşıyordu. Etraf binlerce düşman cesetleri ve birbiri üzerine yığılmış yüzlerce topçu hayvanı, terk edilmiş silah, top ve cephane dolu idi...
Atatürk şöyle söylendi:
"Bu manzara insanlığı utandırabilir! Fakat meşru müdafaamız için buna mecbur olduk. Türkler, başka milletlerin vatanında böyle bir harekete teşebbüs etmezler."
Ganimetlerin arasında yırtılmış ve terk edilmiş bir de Yunan bayrağı gören başkumandan eli ile kaldırılmasını işaret ederek;
"Bir milletin istiklal alametidir, düşman da olsa hürmet etmek lazımdır, kaldırıp topun üzerine koyunuz."
Vatanımın Toprağı Temizdir
Kral Edward İstanbul'a geldiği zaman, yatından bir motora binerek Dolmabahçe Sarayı'na yanaştı. Atatürk de rıhtımda onu bekliyordu. Deniz dalgalı idi ve Kral'ın bindiği motor inip çıkıyordu. Kral rıhtıma çıkmak istediği bir sırada eli yere değdi ve tozlandı. O sırada Atatürk de Kral'ı rıhtıma almak üzere elini uzatmış bulunuyordu. Bunu gören Kral bir mendille elini silmek istediği bir anda Atatürk:
"Vatanımın toprağı temizdir, o, elinizi kirletmez!" diyerek, Kral'ı elinden tutup rıhtıma çıkarıverdi.
OMUZ ÇIKTI AMA, MAÇA DEVAM…
Galatasaray’ın ve Türk futbolunun tarih yazdığı UEFA Kupası finali..
.. Ve Büyük Zafer .. Ve duaların gözyaşları ile karıştığı muhteşem son.. ..İşte Arsenal maçı ve kolu çıkmasına rağmen kolu çıkık bir şekilde karşılaşmayı tamamlayan Cengaver’in yaşadığı unutulmaz dakikalar..
Arsenal ile oynadığımız UEFA Final maçı futbol hayatımın en önemli maçıydı.. Ülke olarak, takım olarak, motivasyon olarak inanılmaz bir heyecan, inanılmaz bir coşku yaşıyorduk.. “Avrupa’nın en büyüğü biziz” diyorduk. İnanıyorduk ve bu inançla finale kadar geldik.. Büyük heyecan ve coşku tribünlere de yansımıştı muhteşem bir atmosfer vardı..
Hagi’nin kırmızı kartla oyun dışı kalması hem oyun gücümüzü, hem de moral motivasyonumuzu olumsuz yönde etkilemişti.. Doğruyu söylemek gerekirse endişelenmeye başlamıştık..
Arsenal bir ara yüzde yüz bir gol pozisyonu yakaladı.. “Tamam golü yedik” derken Taffarel fizik kurallarına aykırı bir şekilde inanılmaz bir refleksle topu kaleye girmekten kurtardı..
Işte o an “Bu maç artık bizim” dedim. Taffarel’in kurtarışı ile biranda maç sonundaki sevinç tablomuzu yaşadım gözlerimin önünde.. Arkadaşlarıma teker teker “Bu iş bitti kupa bizim bu maç bizim” diyerek içindeki inancı onlara aktarmaya çalıştım..
Zaten bu kurtarıştan sonra onlarında aynı hırs ve sonu gördüm.. Maç uzatmalara kalmıştı.. Çok iyi savaşıyorduk.. Bir pozisyon sonrası omzumda dayanılmaz bir acı hissettim..
Omzum çıkmıştı.. Değiştirelim mi diye sordular “Hayır devam edeceğim” dedim.. **sem bile hiç umurumda değildi.. Futbol hayatımın “Rüya maçında” bu rüyadan kimse beni uyandıramazdı..
Maç penaltılara kaldı.. Taffarel faktörü ile “Bu iş bitti kupa bizim” dedim.. Artık bir an önce büyük sevinci yaşamak ve kupaya sarılmak istiyordum.. Takım arkadaşlarımızla birbirimize sarıldık.. Kalp atışlarımız sanki tribünlerden duyulacak gibiydi..
Arsenal iki penaltı kaçırdı.. Dördüncü penaltı için Pope gitti topun başına.. Vurdu veee topu ağlarda gördük…
Taffarel’in hayati kurtarışında gözümün önüne gelen muhteşem sevinç tablosunun gerçeğini yaşıyordum.. Ellerimi açarak “Allah’ım sana şükürler olsun” derken hüngür hüngür ağlıyordum.. Baktım ki Fatih Hoca da ellerini havaya açmış ağlıyor.. Tüm arkadaşlarım gözyaşları içinde sarmaş dolaş..
TV başındaki milyonların aynı duyguları yaşadığını düşündüm o an.. Onların duaları duyar gibiydim.. Futbol hayatımdaki en büyük butluğu yaşıyordum..
Şükürler olsun.. Şükürler olsun..
Anı Örneği ..
Bir gün Şay adında bir yer vardı. Yengemler , halamlar , ailece çay gitmiştik. Orada biz deniz girerken halamlar koyun kesiyorlardı. Hasret halam fotoğraf çekiyordu. Denizden çıktığımızda taşların üstüne oturup konuşuyorduk. sonra halamın elinde balık gördüm. Yanına gittim. Balığa baktım . Ama doğru düzgün görememiştim. Çünkü ikide bir de suyas koyuyordu. Halama dedim ki :
- Az elime verebilir misin ?
- Tamam al ama baktıktan sonra annenlere ver dedl.
- Tamam dedim.
Baktıktan sonra annemlere gösterdim.Onlar da baktıktan sonra yemek hazırladılar.Yemeğimizi yedikten sonra eve döndük. O günü hiç unutmadım
Atatürk ile ilgili anı örneği :
"1935 senesinde idi. Atatürk'ün Çanakkale'ye geleceği rivayetleri dolaşıyordu. O zamanlar dünyanın bazı yerlerinde olduğu gibi, memleketimizin de bazı bölgelerinde Yahudiler aleyhinde bir hareket ve ayaklanma baş göstermişti. Bu hal karşısında bütün Museviler mallarını, mülklerini satarak yolculuğa hazırlanıyorlardı. Bunlar, o zaman rivayet olduğuna göre Filistin'e gitmek istiyorlardı. İşte bu sıralarda "Atatürk Çanakkale'ye geliyor!" dediler. Çok sevindim. Çünkü Atatürk'ü daha önce hiç görmemiştim. Heyecanla Atatürk'ün geleceği Balıkesir Caddesi'ne koşarak gittim. Bütün Çanakkale halkı orada toplanmıştı. Ben de bir kenara dikildim. Bu esnada yanımda tesadüfen bulunan birkaç Yahudi'nin fısıltı ile pek hararetli olarak konuştuklarını gördüm. Alakadar olmaya vakit kalmadan karşıdan birkaç otomobil göründü. "Atatürk geliyor!" sözü yeniden ağızdan ağza dolaştı.
Halkın "Yaşa, Varol!" nidaları arasında Atatürk otomobilinden indi. Alkışlar devam ediyor, o da halkın ortasında ilerliyordu. Garip bir tesadüf ve talih eseri olarak Atatürk bizim önümüze gelince hafif bir duraklama yaptı. Halka bakıyor ve kalabalığı selamlıyordu. Tam bu esnada yanımda bulunan ve biraz evvel fısıltı halinde, fakat hararetli konuşan Yahudilerden biri, ileriye doğru yürüdü ve Atanın önüne atıldı. Muhafızlar mani olmak istediler. Atatürk:
- Bırakın, gelsin! Dedi.
Bu Musevi vatandaş, Atatürk'ün önünde ellerini açtı, omuzlarını yukarıya kaldırarak:
- Paşam bizi kovuyorlar. Biz ne yapacağız? Dedi.
Atatürk, bu şekilde önüne atılan bu adamın ne demek istediğini ve kim olduğunu derhal anlamıştı. Buna rağmen sordu:
- Sen kimsin?
— Ben Paşam, Çanakkale Musevilerinden Avram Palto.
— Sizi kim kovuyor? Hükümet mi Kanun mu? Polis mi? Jandarma mı? Bana söyle? dedi.
Bu Musevi vatandaş durakladı, şaşaladı. Biraz sonra kendini toparlayarak cevap verdi:
- Hayır Paşam, halk kovuyor.
Atatürk, bu adamın yüzüne dikkatle baktı, gülümsedi ve:
- Halk isterse beni de kovar, dedi ve yürüdü."
2.Anı örneği
YENİLSEYDİK SORUMLU BEN OLACAKTIM
Bir aralık konu İstiklâl Savaşı'na geldi. Dikkat ettim, Binbaşılar dâhil her komutanın hangi birliğe komuta ettiğini, nerede bulunduğunu, -bir gün önce olmuş gibi- hatırlıyordu. O savaş ki araç, gereç, personel kıtlığı bugün güç tasavvur edilirdi. Tümenlere binbaşılar, Kolordulara yarbaylar komuta ediyordu! Fakat, bu kadro canını dişine takmış bir ekipti. Var olmak ya da olmamak bu savaşın sonucuna bağlıydı. 30 Ağustos bu ruh haletinin eseriydi. Böyle bir dramı, hem yazarı, hem baş aktörünün ağzından dinlemek müstesna bir mutluluktu. O anılar Ata'yı coşturdukça coşturuyordu. Anlatmalarında abartma yoktu. Ama bu anlatış öylesine canlı, öylesine plastikti ki, hepimiz heyecandan heyecana sürükleniyorduk. Anlatışlarını şöyle bağladı:
- İşte büyük zafer böyle ortak bir eserdir. Şerefler de ortaktır.
Bu alçakgönüllülük şaheseriyle konunun kapanacağını tahmin ediyorduk. Bu arada Atatürk bir duraklama yaptı. Sonra içine dönük, adeta kendisiyle konuşur gibi ilave etti:
- Ama yenilseydik sorumluluk ortak olmayacak yalnız bana ait olacaktı.
Bu belagat karşısında gözyaşımı tutamadım. Tarihin, zaferleri kendine mal eden, yenilgileri ise maiyetine yükleyen sahte kahramanlarını hatırladım.
3.Anı örneği
TÜRK ORDULARI BAŞKUMANDANIYIM
Afyonkarahisar'ın hatlarının çözülmesi sonunda birkaç Yunanlı tutsak, geceleyin Mustafa Kemal'in çadırına getirilmişti. Bunlardan birisi, Muzaffer Generalin doğup büyümüş olduğu Selanik'ten gelmişti. Yüz, kendisine yabancı gelmediğinden ve üniformasında da hiçbir bellilik görmediğinden kim olduklarını ve rütbelerini sormaya başlamıştı.
— Binbaşı mısınız?
— Hayır.
— Albay mı?
— Hayır.
— Korgeneral mi?
- Hayır.
— Peki nesiniz?
— Ben Mareşal ve Türk Orduları Başkomutanıyım! Şaşkınlıktan ağzı açık kalan Yunanlı kekeledi:
- Bir başkomutanın savaş hattına bu kadar yakın yerlerde dolaşması işitilmiş değil de!
HALİT AKÇATEPE
" Tiyatrocu arkadaşlarla Ankara Gençlik Parkındaki bir çay bahçesinde oturuyorduk. Bir yere telefon etmem gerektiği için ikide bir kalkıp karşıdaki genel telefona gidiyor fakat, telefondan ses gelmediği için tekrar gelip yerime oturuyordum... Gide gele iyice yorulmuş ve sinirlenmiştim... Sonunda garsona seslendim:
- Kardeşim bir de sen baksana, şu telefondan bir ses geliyor mu ?
- Peki Halit Ağabey, gidip bakayım.
Garson koştu telefonun yanına gitti, ahizeyi kaldırmadan, evet, hiç elini bile sürmeden telefona kulağını dayadı dinledi, dinledi, sonra oradan bana bağırdı:
- Yoo, hiç ses gelmiyor ! "
3. Anı örneği
MUSTAFA ALABORA
" Müjdat ( Gezen ) ve ben eşlerimizden ayrılmıştık. Müjdat yalnız yaşıyordu. Ben de bir müddet onun evinde kaldım. İşte bu dönemde bir akşam ben mutfakta çoban salatası yaparken telefon çaldı. Müjdat açtı, kısa bir konuşma yapıp kapattı ve yanıma geldi.
- Mustafa, salataya sakın soğan koyma!..
- Niye?..
- Şimdi tanımadığım bir kadın telefon etti, yanında bir kadın daha varmış, bize oturmaya gelmek istiyorlarmış...
İkimiz de bekardık ve iki tane tanımadığımız kadın kendilerinden coşmuş, gelmek istiyorlardı... Eee, Müjdat haklıydı tabi, salataya soğan koymamak gerekirdi...
Neyse, kısa bir süre geçti. Ben diğer yemeklerle ilgileniyorum. Birden kapı çaldı. Ben mutfakta olduğum için Müjdat kapıya gitti... Ve kapıyı açar açmaz, bana ordan seslendi:
- Mustafaa...
- Efendim?..
- Salataya soğan koyabilirsin!..
Haklıydı Müjdat, çünkü gelen kadınlar çok çirkindi!... "
hüzünyeli
Çankkale Savaşı Anıları
... En büyük bela sineklerdi. Milyonlarca sinek vardı. Siperin bir yanı kara bir kütleyle kaplıydı. Açtığın her şey, örneğin bir teneke et, bir anda sineklerle örtülürdü. Bir kutu reçel bulacak kadar talihliysen açtığında önce sinekler dalardı içine. Sinekler ağzının çevresinde, yaralarının, çıbanlarının üzerindeydi. Vücudunun bir yerini açtığında hemen sineklerle kaplanırdı. Bu gerçek bir lanetti.
(Er Harold Broughton)
Çanakkale Savaşı Anıları
... Ateşe başladıklarında ödüm patladı. Şarapnel dolu gibi yağıyordu. Hemen cepheye gitmemiz gerekiyordu ve orada kurşunlar gerçekten uçuşmaya başladı. Korkmadığını söyleyen yalancıdır! George Washington başının üstünden uçuşan kurşun vızıltısından hoşlandığını söylemişti -ama o benim savaşımda değildi!
(Deniz eri Joe Murray)
... Köy korkunç bir tuzaktı. Her ev ve her köşebaşı keskin nişancılarla doluydu ve sokakta bir görünmek kafana kurşun yemek için yeterliydi...O köyde çok asker ve subay kaybettik. Düşman hiç görünmüyordu, görünen tek şey sadece bizimkilerin orada burada yere devrilmeleriydi. Bir evde keskin nişancı ararken tabancamla bir Türk öldürdüm ama bu arada az daha, önce ben ölüyordum.
(Teğmen Guy Nightingale)
... Aramızda ve askerlerimiz içinde Balkan utancının tekrarını yaşamaktansa ölmeyi tercih etmeyecek tek kişi olduğuna inanmıyorum. Eğer böyleleri varsa onları bir an önce biz kendi ellerimizle kurşuna dizelim
(Mustafa Kemal)
... Türklerin içinde iriyarı biri vardı, neredeyse iki metrenin üstünde olmalıydı. Bizimki de en az onun kadar iriydi. Sanırım prestij için iri adamlarını seçmişlerdi. İkisinde de beyaz bayraklar vardı ve ortada duruyorlardı... Ben ölüleri gömenlerden biri değildim ama siperin kenarında oturdum ve bir süre sonra yanlarına gidip Türk’e sığır kavurması ikram ettim. Gülemsedi, çok sevinmiş göründü ve o da bana ipe dizilmiş incir verdi. Jacko adını verdiğimiz Türk askerlerinden ben de bizimkilerin hepsi de pek hoşlanmıştı. Onun için kötü bir söz söylendiğini duymadım, temiz dövüşürlerdi ve dünyanın en cesur insanlarıydı. En yoğun ateş karşısında bile durmazlardı, adeta fanatik insanlardı. Onlarla ateşkeste karşılaştığımızda çok esaslı insanlar oldukları sonucuna vardık.
(Er Henry Barnes)
ANI (HATIRA)
Batı edebiyatındaki ünlü anı yazarları ve eserleri şunlardır:
Sain-Simon - "Hatıralar"
Rousseau - "İtiraflar"
Türk edebiyatındaki anı eserlerine örnekler ise şunlardır:
Ziya Paşa - "Defter-i A'mâl"
Muallim Naci - "Ömer'in Çocukluğu"
Ahmet Rasim - "Falaka" ve "Muharrir, Şair, Edip"
Halit Ziya UŞAKLIGİL - "Kırk Yıl" ve "Saray ve Ötesi"
Hüseyin Cahit YALÇIN -"Edebî Hatıralar"
Falih Rıfkı ATAY - "Çankaya" ve "Zeytindağı"
--------------------------------------------------------------------------------
KONU ANLATIMI
Bir kimsenin kendi hayatını, yaşadığı devrede şahidi olduğu ya da duyduğu olayları edebî değer taşıyan bir dille anlattığı yazılara anı (hatırat) denir. Bir başka deyişle, özümüzde bir iz bıraktığı için unutulmayan ve anılmaya değer bulduğumuz olayları anlatan yazı türüdür. (S. SARICA - M. GÜN-DÜZ, Güzel Konuşma Yazma, s. 374)
Edebiyat sahasının en yaygın türlerinden biridir. Bu türde verilen eserlerin çok değişik sahalarda oluşu, ona belli bir sınır çizme imkânını zorlaştırır. Anıların önde gelen özelliği, yazarının hayatının belli bir kesitini alması ve çok sonra yazıya dökülmesidir.
İçlerinde anı türünün özelliği bulunabilecek seyahatname, sefaretname, muhtıra, tezkire, menkabe, günlük, otobiyografi ve tarih türleri ile anı türünü karıştırmamak gerekir. Bu türlerin her birinin yazılış gayeleri ayrıdır. Ortak özellikleri ise yaşanmış olaylar üzerine kurulmuş olmalarıdır. Ancak bu özellik, onları birbirinin yerine koyma sebebi olamaz.
Anıların, tarihî gerçeklerin açıklanması sırasında, önemli yardımları dokunur. Anı; tarih değilse de, tarihe yardımcıdır. Devirlerin özelliklerini anlatan anılar, o devrin tarihini yazacaklar için önemli birer belge niteliğindedir. Bundan ötürü, anı yazarı, anılarını yansıtırken tarihî gerçeklerin bozulmamasına çok dikkat etmelidir. (H. F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s. 528)
Anı (Hatırat) ile günlük, en çok karıştırılan iki türdür. Bu iki türün en önemli ayrılığı günlüklerin yaşanırken, anıların ise hayatta ya da ömrün sonunda kaleme alınmalarıdır.
Her ne sebeple kaleme alınırsa alınsın anı türünde dürüstlük, samimiyet ve sorumluluk duygusu ön plânda tutulmalıdır. Anı yazarken önce konu tespit edilmeli; sonra ya günü gününe tutulan notlar ya da hafızada saklanan olaylar zinciri, plâna göre düzenlenmelidir. Anı yazılırken süslü sanatlı bir anlatımdan kaçınmalı; açık, sade ve akıcı bir üslûp kullanılmalıdır. Duygu ve düşünceler, içtenlikle gerçeği yansıtmalıdır.
Anılar, ya günü gününe tutulan notlar hâlinde ya da sonradan hatırlanmak suretiyle yazılır. Batı edebiyatında en ünlü anı yazarları; Sain-Simon (1675-1755) ve Rousseau (1712-1778)' dir. (H. F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s. 528)
Batı edebiyatındaki ünlü anı yazarları ve eserleri şunlardır:
Sain-Simon - "Hatıralar"
Rousseau - "İtiraflar"
Türk edebiyatındaki anı eserlerine örnekler ise şunlardır:
Ziya Paşa - "Defter-i A'mâl"
Muallim Naci - "Ömer'in Çocukluğu"
Ahmet Rasim - "Falaka" ve "Muharrir, Şair, Edip"
Halit Ziya UŞAKLIGİL - "Kırk Yıl" ve "Saray ve Ötesi"
Hüseyin Cahit YALÇIN -"Edebî Hatıralar"
Falih Rıfkı ATAY - "Çankaya" ve "Zeytindağı"
Anılar, genellikle aşağıdaki nedenlerden dolayı yazılır:
(1) Geçmişi bir kez daha yaşamak ve yazma alışkanlığı kazanmak.
(2) Anıları unutulmaktan kurtarmak.
(3) Yok olup gitmesini göze alamadığımız bir gerçeğe kalıcılık kazandırmak.
(4) Anıyı oluşturan olayı, durumu, yerleri, kişileri söz konusu edip, başkalarının bilgisine, yararına sunmak.
(5) Kamuoyu önünde aklanmaya çalışmak, pişmanlığı dile getirip içini boşaltmak, günah çıkarmak.
(6) Gelecek kuşaklara geçmişten sonuçlar çıkarıp sunmak.
(7) Gerektiği zaman bir eleştiride bulunmak.
(8) İnsanoğlunun; yaşantılarını, deneyimlerini başkalarıyla paylaşmak gereğini duymak.
ANININ TARİHÇESİ VE GELİŞİMİ ;
'Anı'nın eski karşılığı 'hatıra'dır. Edebî bir tür olarak anı, bir kişinin aklının erdiği dönemden itibaren görüp yaşadığı, kendisi ve toplum için önemli gördüğü olayları ve durumları belli bir sistem içinde yazıya döktüğü, genellikle, otobiyografik metinlere denir. Otobiyografi, kişinin yalnızca kendisiyle ilgili bilgileri verirken anı, hem bireysel hem de sosyal anlamda bilgi içerir. Günlük tutan yazar, sıcağı sıcağına o günün olay, yaşantı ve düşüncelerini aktarırken; anı yazarı, tarih olmuş eski zamanların olaylarını belleğe ya da belgelere dayalı olarak ortaya koyar. Bu bakımdan anı metinleri yalnızca hatırlanabilen, unutulmayan, kaydedilebilen olayları içerdiği için tarihi aynen aksettirmekten uzaktır, büsbütün objektif olması beklenemez. Toplumların sosyal hayatlarında anı aktarmak önemli bir gelenektir. Özellikle yaşlı insanlar kendilerinden daha genç kimselere daha önce görüp geçirdiklerini, yaşadıkları ilginç olayları anlatırlar.
Anı yazma geleneği, Tanzimat döneminde, kimi devlet adamlarında batıdaki meslektaşlarına olan özentiden başlamış ve giderek günümüze kadar gelmiştir.
Tanzimat öncesindeki şuara tezkireleri, menakıpname, siyer, vekayi'name, gazavatname, fetihname, sefaretname gibi eserler bilinen anlamıyla birer anı eseri olmasalar da bu türe özgü özellikleri taşırlar.
Anılar konuları itibariyle genellikle siyasî ve edebî olmak üzere iki kategoride değerlendirilmektedir. Bunlar kesin sınırlandırmalar değildir. Bir siyasî anı kitabında edebî anılar da olabilmektedir. Kimi anı kitapları da toplum içinde belli özellikleriyle seçilmiş kişilerin portrelerinden oluşmaktadır. Halit Fahri Ozansoy Edebiyatçılarımız Geçiyor (1939), Yahya Kemal Beyatlı Siyasî ve Edebî Portreler (1968); Yusuf Ziya Ortaç Portreler (1960); Hakkı Süha Sezgin Edebî Portreler'i (İstanbul 1997); Beşir Ayvazoğlu Defterimde 40 Suret (İstanbul 1996)... gibi.
5.1. Siyasî ve Askerî Konulu Anılar
Tanzimat'tan sonra anı yazma geleneği devlet yönetiminde bulunmuş önemli kişiler arasında da yaygınlaştı.
5.1.1. Askerî Konulu Anılar
Afet İnan Atatürk'ten Hatıralar (1950), Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler (1959); Falih Rıfkı Atay Atatürk'ün Bana Anlattıkları (1955), Atatürk'ün Hatıraları (1965), Çankaya (1969); Celal Bayar, Şevket Süreyya Aydemir Suyu Arayan Adam (1959); İsmet Kür Anılarıyla Atatürk (1965); Ali Fuat Cebesoy Sınıf Arkadaşım Atatürk (1997); Hilmi Yücebaş Atatürk'ün Nükteleri Fıkraları Hatıraları (1963); Ahmet Cevat Emre İki Neslin Tarihi (1960); Nadir Nadi Perde Aralığında (1965); Erdal Öz Deniş Gezmiş Anlatıyor (1976); Safa Güner Köy Enstitüleri Hatıraları (1963); Yakup Kadri Karaosmanoğlu Zoraki Diplomat (1955). Politika'da 45 Yıl (1968); Samet Ağaoğlu Strazburg Hatıraları (1933), Babamdan Hatıralar (1939), Aşina Yüzler (1965)... Ahmet Ağaoğlu Serbest Fırka Hatıraları (2. baskı, 1969); Erdal İnönü Anılar ve Düşünceler; Rauf Denktaş Rauf Denktaş'ın Hatıraları (4 cilt, 1996); Emre Kongar Ben Müsteşarken (1996); Gülsün Bilgehan Mevhibe İnönü'nün Anıları, Milliyet, 08.03.1998...
5.1.2. Hariciye ve Elçilik Anıları
Ülkemizi yurt dışında temsil eden, yurt dışı görevlerinde bulunan bazı kişiler oradaki kimi ilginç gözlem ve izlenimlerini yazıya dökmüşlerdir. Ali Fuat Cebesoy Moskova Hatıraları (1955); Feridun Cemal Erkin Dışişlerinde 34 Yıl (1980); Zeki Kuneralp Sadece Diplomat (1982)...
5.1.3. Cezaevi ve Avukat Anıları
Ülkemizde belli dönemlerde özellikle aydınlar, sanatçılar, edebiyatçılar ve politikacılar zaman zaman tutuklanmışlardır. Onlar hapishanede yaşadıklarını, yargılanmaları s ırasında başlarından geçenleri, çektikleri sıkıntıları ve bu tür kişilerin davalarını üstlenen avukatlar gözlem ve izlenimlerini anı biçiminde yazmışlardır: Necip Fazıl Kısakürek Cinnet Mustatili (1955), Yılanlı Kuyudan (1970); Bediî Faik Hapishane Notları (1958); Halikarnas Balıkçısı Mavi Sürgün (1971); Aziz Nesin Bir Sürgünün Anıları (1971); Nazlı Ilıcak Allah Kurtarsın (1987); Zeynep Oral Bir Ses (1987); Sevgi Soysal Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu (1976)...
5.2. Edebiyat ve Sanat Konulu Anılar
Tanzimat döneminden sonra pek çok sanatçı ve yazar, özellikle olgunluk yaşlarında siyasî, sosyal, edebî, kültürel alanlardaki düşünce, gözlem ve izlenimlerini, eserleriyle ilgili açıklamaları yazmışlardır.
5.2.1. Edebiyat Konulu Anılar
Refik Halit Karay İstanbul'un İç Yüzü (1920), Üç Nesil Üç Hayat (1943); Ercüment Ekrem Talu Dünden Hatıralar (1945); Nihat Sami Banarlı Yahya Kemal Yaşarken (1959), Hilmi Yücebaş Yedi Şairden Hatıralar (1960); Yusuf Ziya Ortaç Portreler (1960); Oktay Akbal Şair Dostlarım (1964); Zekeriya Sertel Mavi Gözlü Dev (1968), Nazım Hikmet'in Son Yılları (1979); Orhan Kemal Nazım Hikmet'le Üç buçuk Yıl (1965); Mehmet Seyda Edebiyat Dostları (1970), Çocukluk Yılları (1980); Mehmet Başaran Yasaklı (1987); Mehmet Kemal Acılı Kuşak (1968); Demir Özlü Sürgünde 10 Yıl; Ömer Faruk Toprak Duman ve Alev (1969); Sabiha Sertel Roman Gibi (1969); Aziz Nesin Bir Sürgünün Anıları (1971), Poliste (1967)...
Halide Nusret Zorlutuna Bir Devrin Romanı (1978); Meral Tolluoğlu Babam Nurullah Ataç (1980); Talip Apaydın Bozkırda Günler (1952), Karanlığın Kuvveti (1967), Akan Sulara Karşı (1985); Hikmet Erhan Bener Bürokratlar (197879); Muzaffer Buyrukçu Arkadaş Anılarında Orhan Kemal (1984); R ıfat Ilgaz Yokuş Yukarı (1982), Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra (1986); Hasan İzzettin Dinamo 67 Eylül Kasırgası (1971), 2. Dünya Savaşında Edebiyat Anıları (1984); Baki Süha Ediboğlu Bizim Kuşak ve Ötekiler (1968); Samim Kocagöz Bu Da Geçti Ya Hu (1992); Melih Cevdet Anday Akan Zaman Duran Zaman (1984); Ahmet Hamdi Tanpınar "Cahit Sıtkı'ya Dair Hatıralar", Edebiyat Üzerine Makaleler (1969)...
5.2.2. Tiyatro ve Tiyatro Sanatçıları İle İlgili Anılar
Kimi tiyatro yazar ve sanatçıları da meslek hayatları boyunca başlarından geçen ilginç olayları kaleme almışlardır. Hafi Kadri Alpman Ahmet Fehim Bey'in Hatıraları (1976); Vasfi Rıza Zobu O Günden Bu Güne (1977), Uzun Hikâyenin Sonu (1990); Halit Fahri Ozansoy Şehir Tiyatrosunun 50. Yılı Darülbedayi Devrinin Eski Günlerinde (1964); Haldun Dormen Sürç ü Lisan Ettikse (1977); Gülriz Sururî Kıldan İnce Kılıçtan Keskince (1978); Mücap Ofluoğlu Bir Avuç Alkış (1985)..
5.3.3. Basın Anıları
Basın çalışanlarının, yazar ve muhabirlerinin anıları vardır: Ahmet Rasim Muharrir, Şair, Edip (1926, 1980); Ahmet İhsan (Tokgöz) Matbuat Hatıralarım (19301931); Yusuf Ziya Ortaç Bizim Yokuş (1966); Necip Fazıl Kısakürek Babıali (1975); Vedat Nedim Tör Yıllar Böyle Geçti (1976)...
5.3.4. Eğitim ve Öğretmenlik Anıları
Eğitimciler ve öğretmenler, meslekleri gereği yurdun pek çok yerinde bulunarak ülke çocuklarını ve toplumu eğitme sorumluluğunu üstlenmiş kişilerdir. Dolayısıyla eğitimciler birçok sorun, kişi ve gruplarla gerektiğinde mücadele eden kişilerdir. Kimi eğitimciler önemli olaylara tanıklık etmiş olan hayatlarını kaleme almışlardır: Hıfzırrahman Raşit Öymen Mektepçiliğin Kâbesinde İntibaât ve Tahassüsat (1926); Şevket Süreyya Aydemir Toprak Uyanırsa (1963); Fikret Madaralı Ekmekli Dönemeç (1965); Enver Demir Bir Öğretmenin Defterinden 41 Yılın Hikâyesi (1968); M. Rauf İnan Bir Ömrün Öyküsü (1986); Kemal Kurdaş ODTÜ Yıllarım (1998)...
Bu sınıflamanın dışında birkaç örnek: Abdülhak Şinasi Hisar Geçmiş Zaman Köşkleri (1956), Geçmiş zaman Fıkraları (1958)... Nahit Sırrı Örik Eski Zaman Kadınları Arasında (1958); Halit Fahri Ozansoy Eski İstanbul Ramazanları (1968); Malik Aksel Resim Sergisinde Otuz Gün (1943); Samiha Ayverdi Bir Dünyadan Bir Dünyaya (1974), Hatıralarla Başbaşa (1977), Hey Gidi Günler Hey (1989); Esin Afşar Anılar Yanıltır mı? (1995); Halit Kıvanç Hadi Anlat Bakalım Anılar 1 (1998)...
ÖRNEKLER
atatürk kurtuluş savaşı sonrası anadolunu bir köyüne gider ve orda bir eve girer.Yaşlı teyze hemen ayran getirir atatürke ve yanındakilerine verir.
atatürk baktığında ayranın içinde küçük bir saman parçası vardır.Atatürk hiç bişe demez bardağı bir ordan tutar bir burdan ayranı içmeye çalışır.En sonun da giderken der:
-nine bunun içine saman düşürmüşsün herhalde
-yok der ben onu bilerek koydum
-nasıl yani der atatürk
-ayran soğuktu!! sonra hasta olursun diye samanı attım ki yavaş yavaş içesin sonra hasta olmayasın...
atatürk nine nin elini öper.
nine de "allah senin başımızdan eksik etmesin" der.....
Atatürk'le ilgili anılar
Günlerden birgün İtalyan Büyükelçisi, Atatürk ile görüsmek ister ve
huzura kabul edilir.
O zamanin muhtelif ekonomik-siyasi konulari hakkinda konusulduktan
sonra, Büyükelçi :
-Ekselans, dün Roma ile yapmis oldugum bir görüsmede hükümetimizin
Hatay'i almak istedigi kararini size iletmem söylendi" der.
Odada buz gibi bir hava eser. Ata, büyükelçiye birşeyler daha ikram eder ve iki dakikaliginina odadan ayrilir.
Döndügünde ayaginda çizmeleri, üzerinde maresal üniformasi, belinde tabancasi vardir. Dogruca masasina gider, manyetolu telefondan Maresal Fevzi Çakmak'ın baglanmasini ister ve Çakmak' a:
- Pasa, İtalyan dostlarimiz Hatay'a gelmek istiyorlarmis. Hazir
miyiz?
Fevzi Çakmak durumu anlar ve "biz haziriz Pasam" diye yanitlar...
Ata, Büyükelçiye döner ve: "Biz hazirmisiz. Hükümetinize söyleyin, ne zaman
isterlerse gelip Hatay'i alabilirler" der.......
Kurtuluş savaşından bir anı
Izmir kurtuldu, cok tatli bir yorgunluk,Ankara'ya hareket edecekler. Ertesi gun kompartimanin kapisini calar yaveri, açar yorgun, bitkin, kravatini yikamaktadir Ataturk.
Yaveri "ya pasam bu ne hal hic uyumadiniz herhalde niye boylesiniz" der.
"Ya çocuk kompartimanima yastikla battaniye koymayi unutmussunuz. Kolumu yastik yaptim agridi setremi yastik yaptim usudum bende uyumadim kalktim" der.
Yaveri; "aman pasam! Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastikla battaniye getirirdik" der.
Ve bir ulke kurtarmaktan donen komutan soyluyor bunlari tarihi bir cevap der ki "Gec farkettim hepiniz en az benim kadar yorgundunuz.Hicbirinize kiyamadim.
Onemli olan benim uyumam degil milletimin rahat uyumasi".
Cumhuriyet'in ilânından sonra İstanbul'da bir resepsiyon verilir. Tüm dünya ülkelerinin elçileri ve ateşeleri de davet edilir. Davet güzel bir şekilde devam etmektedir fakat İngiliz ateşesi olan binbaşının bakışları Mustafa Kemal'in gözünden kaçmaz. bütün davet boyunca kendisine dik dik bakmıştır ve bakmaya devam etmektedir. ne olduğunu öğrenmek için yaverini gönderir. Yaver Mustafa Kemal'e şöyle der:
Paşam kendisine neden ters bir tavır takındığını sordum, o da bana Mustafa
Kemal'in Çanakkale'de babasını öldürdüğünü söyledi. bunun üzerine Mustafa Kemal şöyle der:Git sor bakalım babasının Çanakkale'de ne işi varmış?
ASKERLE GÜREŞ
ir gezisinde, Kolordu binasının kapısında aslan yapılı bir Mehmetçik gördü. Çağırdı ve güler yüzle sordu:
- Sen güreş bilir misin?
Yanındakilerden en kuvvetli görünenlerle Mehmetçiği güreştirdi. Genç asker her zaman üstün geliyordu. Çok neşelendi, ayağa fırladı.
Ceketini çıkarıp Mehmet'e ense tuttu:
- Haydi, bir de benimle güreş!
Katıksız ve temiz Anadolu çocuğu Ata'sının yüzüne hayranlıkla baktı:
- "Atam," dedi. "Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi. Bir Mehmet mi bu işi başarır?"
Gözleri doldu ve ağlamamak için gülmeye çalıştı.
Bayrağa Saygı
30 Ağustos sabahı, Mustafa Kemal muharebe sahasında dolaşıyordu. Etraf binlerce düşman cesetleri ve birbiri üzerine yığılmış yüzlerce topçu hayvanı, terk edilmiş silah, top ve cephane dolu idi...
Atatürk şöyle söylendi:
"Bu manzara insanlığı utandırabilir! Fakat meşru müdafaamız için buna mecbur olduk. Türkler, başka milletlerin vatanında böyle bir harekete teşebbüs etmezler."
Ganimetlerin arasında yırtılmış ve terk edilmiş bir de Yunan bayrağı gören başkumandan eli ile kaldırılmasını işaret ederek;
"Bir milletin istiklal alametidir, düşman da olsa hürmet etmek lazımdır, kaldırıp topun üzerine koyunuz."
Vatanımın Toprağı Temizdir
Kral Edward İstanbul'a geldiği zaman, yatından bir motora binerek Dolmabahçe Sarayı'na yanaştı. Atatürk de rıhtımda onu bekliyordu. Deniz dalgalı idi ve Kral'ın bindiği motor inip çıkıyordu. Kral rıhtıma çıkmak istediği bir sırada eli yere değdi ve tozlandı. O sırada Atatürk de Kral'ı rıhtıma almak üzere elini uzatmış bulunuyordu. Bunu gören Kral bir mendille elini silmek istediği bir anda Atatürk:
"Vatanımın toprağı temizdir, o, elinizi kirletmez!" diyerek, Kral'ı elinden tutup rıhtıma çıkarıverdi.
OMUZ ÇIKTI AMA, MAÇA DEVAM…
Galatasaray’ın ve Türk futbolunun tarih yazdığı UEFA Kupası finali..
.. Ve Büyük Zafer .. Ve duaların gözyaşları ile karıştığı muhteşem son.. ..İşte Arsenal maçı ve kolu çıkmasına rağmen kolu çıkık bir şekilde karşılaşmayı tamamlayan Cengaver’in yaşadığı unutulmaz dakikalar..
Arsenal ile oynadığımız UEFA Final maçı futbol hayatımın en önemli maçıydı.. Ülke olarak, takım olarak, motivasyon olarak inanılmaz bir heyecan, inanılmaz bir coşku yaşıyorduk.. “Avrupa’nın en büyüğü biziz” diyorduk. İnanıyorduk ve bu inançla finale kadar geldik.. Büyük heyecan ve coşku tribünlere de yansımıştı muhteşem bir atmosfer vardı..
Hagi’nin kırmızı kartla oyun dışı kalması hem oyun gücümüzü, hem de moral motivasyonumuzu olumsuz yönde etkilemişti.. Doğruyu söylemek gerekirse endişelenmeye başlamıştık..
Arsenal bir ara yüzde yüz bir gol pozisyonu yakaladı.. “Tamam golü yedik” derken Taffarel fizik kurallarına aykırı bir şekilde inanılmaz bir refleksle topu kaleye girmekten kurtardı..
Işte o an “Bu maç artık bizim” dedim. Taffarel’in kurtarışı ile biranda maç sonundaki sevinç tablomuzu yaşadım gözlerimin önünde.. Arkadaşlarıma teker teker “Bu iş bitti kupa bizim bu maç bizim” diyerek içindeki inancı onlara aktarmaya çalıştım..
Zaten bu kurtarıştan sonra onlarında aynı hırs ve sonu gördüm.. Maç uzatmalara kalmıştı.. Çok iyi savaşıyorduk.. Bir pozisyon sonrası omzumda dayanılmaz bir acı hissettim..
Omzum çıkmıştı.. Değiştirelim mi diye sordular “Hayır devam edeceğim” dedim.. **sem bile hiç umurumda değildi.. Futbol hayatımın “Rüya maçında” bu rüyadan kimse beni uyandıramazdı..
Maç penaltılara kaldı.. Taffarel faktörü ile “Bu iş bitti kupa bizim” dedim.. Artık bir an önce büyük sevinci yaşamak ve kupaya sarılmak istiyordum.. Takım arkadaşlarımızla birbirimize sarıldık.. Kalp atışlarımız sanki tribünlerden duyulacak gibiydi..
Arsenal iki penaltı kaçırdı.. Dördüncü penaltı için Pope gitti topun başına.. Vurdu veee topu ağlarda gördük…
Taffarel’in hayati kurtarışında gözümün önüne gelen muhteşem sevinç tablosunun gerçeğini yaşıyordum.. Ellerimi açarak “Allah’ım sana şükürler olsun” derken hüngür hüngür ağlıyordum.. Baktım ki Fatih Hoca da ellerini havaya açmış ağlıyor.. Tüm arkadaşlarım gözyaşları içinde sarmaş dolaş..
TV başındaki milyonların aynı duyguları yaşadığını düşündüm o an.. Onların duaları duyar gibiydim.. Futbol hayatımdaki en büyük butluğu yaşıyordum..
Şükürler olsun.. Şükürler olsun..
Anı Örneği ..
Bir gün Şay adında bir yer vardı. Yengemler , halamlar , ailece çay gitmiştik. Orada biz deniz girerken halamlar koyun kesiyorlardı. Hasret halam fotoğraf çekiyordu. Denizden çıktığımızda taşların üstüne oturup konuşuyorduk. sonra halamın elinde balık gördüm. Yanına gittim. Balığa baktım . Ama doğru düzgün görememiştim. Çünkü ikide bir de suyas koyuyordu. Halama dedim ki :
- Az elime verebilir misin ?
- Tamam al ama baktıktan sonra annenlere ver dedl.
- Tamam dedim.
Baktıktan sonra annemlere gösterdim.Onlar da baktıktan sonra yemek hazırladılar.Yemeğimizi yedikten sonra eve döndük. O günü hiç unutmadım
Atatürk ile ilgili anı örneği :
"1935 senesinde idi. Atatürk'ün Çanakkale'ye geleceği rivayetleri dolaşıyordu. O zamanlar dünyanın bazı yerlerinde olduğu gibi, memleketimizin de bazı bölgelerinde Yahudiler aleyhinde bir hareket ve ayaklanma baş göstermişti. Bu hal karşısında bütün Museviler mallarını, mülklerini satarak yolculuğa hazırlanıyorlardı. Bunlar, o zaman rivayet olduğuna göre Filistin'e gitmek istiyorlardı. İşte bu sıralarda "Atatürk Çanakkale'ye geliyor!" dediler. Çok sevindim. Çünkü Atatürk'ü daha önce hiç görmemiştim. Heyecanla Atatürk'ün geleceği Balıkesir Caddesi'ne koşarak gittim. Bütün Çanakkale halkı orada toplanmıştı. Ben de bir kenara dikildim. Bu esnada yanımda tesadüfen bulunan birkaç Yahudi'nin fısıltı ile pek hararetli olarak konuştuklarını gördüm. Alakadar olmaya vakit kalmadan karşıdan birkaç otomobil göründü. "Atatürk geliyor!" sözü yeniden ağızdan ağza dolaştı.
Halkın "Yaşa, Varol!" nidaları arasında Atatürk otomobilinden indi. Alkışlar devam ediyor, o da halkın ortasında ilerliyordu. Garip bir tesadüf ve talih eseri olarak Atatürk bizim önümüze gelince hafif bir duraklama yaptı. Halka bakıyor ve kalabalığı selamlıyordu. Tam bu esnada yanımda bulunan ve biraz evvel fısıltı halinde, fakat hararetli konuşan Yahudilerden biri, ileriye doğru yürüdü ve Atanın önüne atıldı. Muhafızlar mani olmak istediler. Atatürk:
- Bırakın, gelsin! Dedi.
Bu Musevi vatandaş, Atatürk'ün önünde ellerini açtı, omuzlarını yukarıya kaldırarak:
- Paşam bizi kovuyorlar. Biz ne yapacağız? Dedi.
Atatürk, bu şekilde önüne atılan bu adamın ne demek istediğini ve kim olduğunu derhal anlamıştı. Buna rağmen sordu:
- Sen kimsin?
— Ben Paşam, Çanakkale Musevilerinden Avram Palto.
— Sizi kim kovuyor? Hükümet mi Kanun mu? Polis mi? Jandarma mı? Bana söyle? dedi.
Bu Musevi vatandaş durakladı, şaşaladı. Biraz sonra kendini toparlayarak cevap verdi:
- Hayır Paşam, halk kovuyor.
Atatürk, bu adamın yüzüne dikkatle baktı, gülümsedi ve:
- Halk isterse beni de kovar, dedi ve yürüdü."
2.Anı örneği
YENİLSEYDİK SORUMLU BEN OLACAKTIM
Bir aralık konu İstiklâl Savaşı'na geldi. Dikkat ettim, Binbaşılar dâhil her komutanın hangi birliğe komuta ettiğini, nerede bulunduğunu, -bir gün önce olmuş gibi- hatırlıyordu. O savaş ki araç, gereç, personel kıtlığı bugün güç tasavvur edilirdi. Tümenlere binbaşılar, Kolordulara yarbaylar komuta ediyordu! Fakat, bu kadro canını dişine takmış bir ekipti. Var olmak ya da olmamak bu savaşın sonucuna bağlıydı. 30 Ağustos bu ruh haletinin eseriydi. Böyle bir dramı, hem yazarı, hem baş aktörünün ağzından dinlemek müstesna bir mutluluktu. O anılar Ata'yı coşturdukça coşturuyordu. Anlatmalarında abartma yoktu. Ama bu anlatış öylesine canlı, öylesine plastikti ki, hepimiz heyecandan heyecana sürükleniyorduk. Anlatışlarını şöyle bağladı:
- İşte büyük zafer böyle ortak bir eserdir. Şerefler de ortaktır.
Bu alçakgönüllülük şaheseriyle konunun kapanacağını tahmin ediyorduk. Bu arada Atatürk bir duraklama yaptı. Sonra içine dönük, adeta kendisiyle konuşur gibi ilave etti:
- Ama yenilseydik sorumluluk ortak olmayacak yalnız bana ait olacaktı.
Bu belagat karşısında gözyaşımı tutamadım. Tarihin, zaferleri kendine mal eden, yenilgileri ise maiyetine yükleyen sahte kahramanlarını hatırladım.
3.Anı örneği
TÜRK ORDULARI BAŞKUMANDANIYIM
Afyonkarahisar'ın hatlarının çözülmesi sonunda birkaç Yunanlı tutsak, geceleyin Mustafa Kemal'in çadırına getirilmişti. Bunlardan birisi, Muzaffer Generalin doğup büyümüş olduğu Selanik'ten gelmişti. Yüz, kendisine yabancı gelmediğinden ve üniformasında da hiçbir bellilik görmediğinden kim olduklarını ve rütbelerini sormaya başlamıştı.
— Binbaşı mısınız?
— Hayır.
— Albay mı?
— Hayır.
— Korgeneral mi?
- Hayır.
— Peki nesiniz?
— Ben Mareşal ve Türk Orduları Başkomutanıyım! Şaşkınlıktan ağzı açık kalan Yunanlı kekeledi:
- Bir başkomutanın savaş hattına bu kadar yakın yerlerde dolaşması işitilmiş değil de!
HALİT AKÇATEPE
" Tiyatrocu arkadaşlarla Ankara Gençlik Parkındaki bir çay bahçesinde oturuyorduk. Bir yere telefon etmem gerektiği için ikide bir kalkıp karşıdaki genel telefona gidiyor fakat, telefondan ses gelmediği için tekrar gelip yerime oturuyordum... Gide gele iyice yorulmuş ve sinirlenmiştim... Sonunda garsona seslendim:
- Kardeşim bir de sen baksana, şu telefondan bir ses geliyor mu ?
- Peki Halit Ağabey, gidip bakayım.
Garson koştu telefonun yanına gitti, ahizeyi kaldırmadan, evet, hiç elini bile sürmeden telefona kulağını dayadı dinledi, dinledi, sonra oradan bana bağırdı:
- Yoo, hiç ses gelmiyor ! "
3. Anı örneği
MUSTAFA ALABORA
" Müjdat ( Gezen ) ve ben eşlerimizden ayrılmıştık. Müjdat yalnız yaşıyordu. Ben de bir müddet onun evinde kaldım. İşte bu dönemde bir akşam ben mutfakta çoban salatası yaparken telefon çaldı. Müjdat açtı, kısa bir konuşma yapıp kapattı ve yanıma geldi.
- Mustafa, salataya sakın soğan koyma!..
- Niye?..
- Şimdi tanımadığım bir kadın telefon etti, yanında bir kadın daha varmış, bize oturmaya gelmek istiyorlarmış...
İkimiz de bekardık ve iki tane tanımadığımız kadın kendilerinden coşmuş, gelmek istiyorlardı... Eee, Müjdat haklıydı tabi, salataya soğan koymamak gerekirdi...
Neyse, kısa bir süre geçti. Ben diğer yemeklerle ilgileniyorum. Birden kapı çaldı. Ben mutfakta olduğum için Müjdat kapıya gitti... Ve kapıyı açar açmaz, bana ordan seslendi:
- Mustafaa...
- Efendim?..
- Salataya soğan koyabilirsin!..
Haklıydı Müjdat, çünkü gelen kadınlar çok çirkindi!... "
hüzünyeli
Çankkale Savaşı Anıları
... En büyük bela sineklerdi. Milyonlarca sinek vardı. Siperin bir yanı kara bir kütleyle kaplıydı. Açtığın her şey, örneğin bir teneke et, bir anda sineklerle örtülürdü. Bir kutu reçel bulacak kadar talihliysen açtığında önce sinekler dalardı içine. Sinekler ağzının çevresinde, yaralarının, çıbanlarının üzerindeydi. Vücudunun bir yerini açtığında hemen sineklerle kaplanırdı. Bu gerçek bir lanetti.
(Er Harold Broughton)
Çanakkale Savaşı Anıları
... Ateşe başladıklarında ödüm patladı. Şarapnel dolu gibi yağıyordu. Hemen cepheye gitmemiz gerekiyordu ve orada kurşunlar gerçekten uçuşmaya başladı. Korkmadığını söyleyen yalancıdır! George Washington başının üstünden uçuşan kurşun vızıltısından hoşlandığını söylemişti -ama o benim savaşımda değildi!
(Deniz eri Joe Murray)
... Köy korkunç bir tuzaktı. Her ev ve her köşebaşı keskin nişancılarla doluydu ve sokakta bir görünmek kafana kurşun yemek için yeterliydi...O köyde çok asker ve subay kaybettik. Düşman hiç görünmüyordu, görünen tek şey sadece bizimkilerin orada burada yere devrilmeleriydi. Bir evde keskin nişancı ararken tabancamla bir Türk öldürdüm ama bu arada az daha, önce ben ölüyordum.
(Teğmen Guy Nightingale)
... Aramızda ve askerlerimiz içinde Balkan utancının tekrarını yaşamaktansa ölmeyi tercih etmeyecek tek kişi olduğuna inanmıyorum. Eğer böyleleri varsa onları bir an önce biz kendi ellerimizle kurşuna dizelim
(Mustafa Kemal)
... Türklerin içinde iriyarı biri vardı, neredeyse iki metrenin üstünde olmalıydı. Bizimki de en az onun kadar iriydi. Sanırım prestij için iri adamlarını seçmişlerdi. İkisinde de beyaz bayraklar vardı ve ortada duruyorlardı... Ben ölüleri gömenlerden biri değildim ama siperin kenarında oturdum ve bir süre sonra yanlarına gidip Türk’e sığır kavurması ikram ettim. Gülemsedi, çok sevinmiş göründü ve o da bana ipe dizilmiş incir verdi. Jacko adını verdiğimiz Türk askerlerinden ben de bizimkilerin hepsi de pek hoşlanmıştı. Onun için kötü bir söz söylendiğini duymadım, temiz dövüşürlerdi ve dünyanın en cesur insanlarıydı. En yoğun ateş karşısında bile durmazlardı, adeta fanatik insanlardı. Onlarla ateşkeste karşılaştığımızda çok esaslı insanlar oldukları sonucuna vardık.
(Er Henry Barnes)
ANI (HATIRA)
Batı edebiyatındaki ünlü anı yazarları ve eserleri şunlardır:
Sain-Simon - "Hatıralar"
Rousseau - "İtiraflar"
Türk edebiyatındaki anı eserlerine örnekler ise şunlardır:
Ziya Paşa - "Defter-i A'mâl"
Muallim Naci - "Ömer'in Çocukluğu"
Ahmet Rasim - "Falaka" ve "Muharrir, Şair, Edip"
Halit Ziya UŞAKLIGİL - "Kırk Yıl" ve "Saray ve Ötesi"
Hüseyin Cahit YALÇIN -"Edebî Hatıralar"
Falih Rıfkı ATAY - "Çankaya" ve "Zeytindağı"
10 Eylül 2010 Cuma
Şiir ( DiL ve AnLatım 12. SınıF )
Şiir ( DiL ve AnLatım 12. SınıF )
--------------------------------------------------------------------------------
TANIMI
Şiir, dilin anlam, ses ve ritim öğelerini belli düzen içinde kullanarak bir olayı, ya da bir duygusal ve düşünsel deneyimi yoğunlaşmış ve sıradanlıktan uzaklaşmış bir biçimde ifade etme sanatı olarak tanımlanabilirse de değişik sanat anlayışlarına göre farklı görüşler de dile getirilmiş hatta şiirin tanımlanamayacağı da öne sürülmüştür.
Türkçe'de karşılığı koşuk, yır, özün gibi sözükler önerilmişse de hiçbiri yaygınlık kazanamamıştır. Günümüzde koşuk, nazım karşılığı olarak kullanılmaktaysa da nazım ve şiiri birbirine karıştırmamak gerekir. Birincisi yalnızca bir anlatım yoludur. Geçmişte şiirin uyak, ölçü, nazım biçimleri gibi biçimsel özelliklerden ayrı düşünülmemesi sebebiyle şiirle nazım eşanlamlı sayılmışsa da günümüzde bu düşünce aşılmışsa da edebiyatın şiirle birlikte başladığı düşüncesinde fikir birliği oluşmuştur. Yahya Kemal Beyatlı şiiri bildiğimiz musikiden farklı bir musiki" olarak tanımlarken,Cahit Sıtkı Tarancı'ya göre şiir "Kelimelerle güzel şekiller kurma sanatıdır" Ahmet Haşim şiiri "Söz ile musiki arasında olan fakat sözden ziyade musikiye yakın olan bir lisan" olarak tanımlar. Necip Fazıl Kısakürek ise şiir için "Mutlak hakikati arama işidir" der.
Bu resim ayarlı boyutlarda oluşturuldu. Orjinal Görüntü İçin Tıklayın 719x271 px genişlik 34KB.
EDEBİYATIMIZDA ŞİİRİN GELİŞİMİ
1-) Halk Şiiri: İslamiyetten Önce başlayıp bugüne kadar devam eden bir şiir türüdür. Bu şiir türünde ritim, hece ölçüsüyle ve kafiyeyle sağlanmıştır. Ayrıca halk şiiri ürünleri olan Koşma, İlahi, Mani, Semai 'de ses ve ritmin kuralları saz ve kopuz la sınırlandırılmış, her nazım şeklinin kendisine ait bir ezgisi oluşmuştur. Halk şiirinde ezgi ve ahenk iç içedir.
Hece ölçüsünün ve en çok yarım kafiye kullanılmasının sebebi ise ozanların şiirlerini saz eşliğinde irticaalen( hazırlıksız) söylemeleridir. Bu şiir türü hala canlılığını korumakta bir çok şairimiz ve ozanımız halk şiirini yöresel özelliklerle sürdürmektedir.
2-) Divan Şiiri: İslamiyetin kabulüyle ortaya çıkan ve 13. yüzyıldan 20. yy'a kadar şairleri etkilemiş bir şiir türüdür. Divan şiirinde ahenk unsurları ise aruz ölçüsü ve tam –zengin uyakla sağlanmıştır. İmgelerin arttığı, Arapça-Farsça sözcüklerin çokça kullanıldığı edebi kaygının ön planda tutulduğu bu şiirlerin şairleri, iyi eğitim almış(medrese tahsili) Arapça ve Farsça'yı çok iyi bilen şairlerdir. Divan şiirleri de yine ezgiyle söylenmiş bir çok gazel bugün Türk Sanat Musikisinin kaynağını oluşturmuştur.
3-) Modern Şiir: Batı etkisiyle gelişen bu şiir türü önce hem halk şiirinden hem de divan şiirinden etkisini kurtaramamıştır. Ancak 1940'tan sonra Garip Akımı'yla edebiyat hayatına girmiş olan Orhan Veli Kanı, şiirde tüm kuralları yok sayarak ses ve ritmin şiirin teması ve imgesiyle oluşması gerektiğini savunmuş. Böylece ilk kez ölçüsüz kafiyesiz şiir yazmanın da bir şiir türü olduğunu kabul ettirmiştir. Serbest şiirin ustaları ondan sonra artmıştır.
Bugün Türk şiiri gelişimini halk şiiri ve modern şiir adı altında devam ettirmektedir.
ŞİİRDE AHENK UNSURLARI
AHENK UNSURLARI
1.Şiirde şekil ve muhtevanın ideal uyumudur.
2.Dizeleri oluşturan kelimelerdeki şiiri oluşturan dizelerdeki seslerin uyumu demektir.
3.Şiirle düz yazıyı birbirinden en önemli özellik ahenktir.
4.Ahenk unsurları armoni ve ritm olmak üzere iki başlık altında ele alınır.
ARMONİ
1.Ard arda gelen dizelerdeki seslerin uyumu demektir.
2. Bu uyum birbirine yakın ünlü ve ünsüz seslerin tekrar edilmesiyle sağlanır.
Aliterasyon: ünsüz seslerin ard arda tekrar edilmesiyle elde edilir.
Bir büyük boşlukta bozuldu büyü
Canımdan canına nice can aksın ey can
Canımdan canına nice can aksın ey can
Asonans: ünlü seslerin ard arda tekrar edilmesiyle elde edilen armonidir.
Ayağın sakınarak basma aman sultanım
Dökülen mey kırılan şişe-i rindân olsun
RİTM
1.Şiirde uyak ve ölçünün ustalıklı kullanılmasıyla elde edilen ahenktir.
Târik-i gülzâr-ı âlem / mâlik-i mülk-i âdem
Münkirine mahz-ı mâtem / müminine sûrsun Itrî
Ne sabahı göreyim ne sabah görüneyim
Gündüzler size kasın verin karanlıkları
Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim
Örtün üstüme örtün serin karanlıkları
Necip Fazıl Kısakürek
Yukarıdaki birinci şiirde ritim hem iç uyakla hem de aruz ölçüsüyle ikinci şiirde ise ritim hem uyakla hem de hece ölçüsüyle sağlanmıştır.
Not: Armoni ve ritimle birlikte şiirde asıl ahenk şairin kattığı canlılık ve ruhla sağlanır.
ŞİİR TÜRLERİ
1- LİRİK ŞİİR
Lirik şiir duyguların coşkun bir dille anlatıldığı edebiyat eserlerinin genel adıdır. Latince lyricus, Yunanca lyricos, Fransızca lyrique kelimelerinden türemiştir. Sözlük anlamı ise; coşkun, ilhamla dolu demektir. Eski Yunan'da kullanılan lirik sözcüğü bugünkü anlamında kullanılmıyordu.
Bireysel duyguların içten geldiği gibi, coşkulu, etkili bir dille anlatılmasına da lirizm denir. Sıfat olarak esin dolu, coşkun, içli bir dili bulunan anlamlarında kullanılan lirik sözü, bu niteliği taşıyan düzyazı ürünleri de niteler. Aynı genellik lirizm için de söz konusudur.
Eski Yunan edebiyatında ozanlar şiirlerini lir denen telli bir sazla söyledikleri için, bu türlü şiirlere lirik denmiştir. Türk edebiyatında da âşık, ya da saz şairi adı verilen halk ozanları şiirlerini hâlâ sazla söylemektedirler. Lirik şiirde toplumsal mutluluk ya da felâketlerden duyulan sevinç ya da acı gibi ortak duygular; ya da aşk, ayrılık, özlem, ölüm acısı, vb. gibi bireysel duygular anlatılır. Lirik şiir dünya edebiyatında en çok işlenen ve sevilen şiir türüdür.
Bugün lirik şiir, ozanın en içten duygularını dile getirdiği bir tür olarak bilinir. Yunan’da lirik şiirin özünde duygular vardır ama bunun yanı sıra lyra eşliğinde söylenen şiir anlamındadır. Lirik şiirde genellikle ozanın kendi duygularını yansıttığı görülür. Özellikle solo liriğinde kişinin iç dünyası ön plandadır. Lirik şiirin ilk örnekleri ege kıyılarında görülür ve ilk lirik şiirlerin konuları arasında hymnoslar(tanrılara övgüler) ve mitoloji vardır. Lirin icadının da mitolojik bir hikâyesi vardır tanrı Mercurius’un kaplumbağanın kabuğundan lir yaptığı ve ana karnında müzik öğrendiği söylenmektedir, bu sebepten lirik şiir müzikle iç içedir. Lirik şiirin işlevi, insana güzelliği, inceliği sunmak ve kişide müzik eğitiminin oluşumunu sağlamaktır. Türk edebiyatımızda halk âşıklarının (veya halk şairlerinin) söylediği şiirlerin çoğu liriktir.
Batı edebiyatında Rönesans devri ozanlarının (Petrarca, Ronsard, vb.); daha sonra da, ilke olarak içe dönüklüğü benimseyen romantik ozanların (Lamartine, Hugo, Musset, vb.) duygusal ve öznel bir nitelik gösteren şiirleri bu türün başarılı örnekleridir. Lirik şiir, Türk edebiyatında da en çok kullanılan şiir türlerinden biri olmuş; Divan edebiyatında (Fuzuli, Nedim, vb.), Halk tasavvuf edebiyatında (Yunus Emre, vb.), din-dışı Halk edebiyatında (Karacaoğlan, vb.) ve yeni edebiyatta (Yahya Kemal, vb.) bu alanda büyük ozanlar yetişmiştir.
Bu türe örnek olarak; Fuzûli'nin "Su" kasidesi, Yahya Kemal Beyatlı'nın "Hayal Şehir" ve Mehmet Akif Ersoy'un "Bülbül" isimli şiirleri verilebilir.
2- EPİK ŞİİR
Epik şiir, kahramanlık, yurt sevgisi gibi liriklik bildiren şiirdir. Epik şiirler "Doğal Epik" ve "Yapay Epik" olarak ikiye ayrılır. Aynı anlamda hamasi şiir, kahramanlık şiiri, destani şiir adında da kullanılır.
Doğal Epik
Bir halkın hayatını etkileyip, derin izler bırakan tarihi olayları, kahramanlık yönü ile işleyen manzum hikâyelerdir. Yunanlar'ın İlyada Destanı , Finler'in Kalevala Destanı , Hinduların Mahabharata Destanı doğal epiğe birer örnektir.
Yapay Epik
Yakın çağdaki milletlerin hayatlarına ait tarih ya da toplum olaylarını anlatan şiirlerdir. İtalyan Tasso’nun Kurtarılmış Kudüs'ü , Firdevsi’nin Şehnamesi , John Milton’un Kayıp Cennet'i yapay epiğe birer örnektir. Yakın dönem Türk şairlerinden Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Üç Şehitler Destanı ve benzeri eserler de yapay epik şiirlere örnek gösterilebilir.
3- PASTORAL ŞİİR
Pastoral şiir (fr. Pastorale) doğa güzelliklerini anlatan şiirlerdir. Kır, çoban hayatını, çıplak tabiat güzelliklerini tanıtıp sevdirmek gayesini taşıyan edebî eserlerdir. Doğaya karşı bir sevgi, bir imrenme söz konusudur. Bu söz için Türk Dil Kurumu çobanlama karşılığı önermektedir.
Şiir, roman, hikâye, tiyatro, mektup, makale, seyahat; fıkra; hayrat; sohbet gibi edebî türlerin hepsi pastoral bir görüşle yazılabilir. Batıda, pastoral şiirlerden doğrudan doğruya tabiat manzaralarını canlandıran idil; karşılıklı konuşma tarzında yazılan pastoral manzumelere eglog denilir. Yunan edebiyatından Theokritos (M.Ö. III. yüzyıl), Lâtin edebiyatından Vergilius (M.Ö. 70 - 19) en büyük pastoral şiir örneklerini veren şairlerdir.
Türleri:
• İdil: Şairin doğa karşısında duygulanmasını anlatmasına idil denir.
• Eglog: Şairin duygularını bir çobanla konuşuyormuş gibi anlatmasına Eglog denir.
Edebiyatımızda idil denilebilecek pastoral şiirler varsa da eglog tarzı şiir yoktur. Bunu Tevfik Fikret denemiş ancak pek başarılı olamamıştır.[kaynak belirtilmeli] Recaizade Mahmut Ekrem, Yahya Kemal, Behçet Necatigil, Cahit Külebi başarılı pastoral şiir örnekleri vermişlerdir.
Aşağıda Pastoral şiir örneği görülmektedir: Yanık bir kaval sesi geliyordu uzaktan
Derdi dağlardan aşkın ak abalı bir çobandan
Önünde sürüleri ardında sürüleri İniyordu yemyeşil, dumanlı bir yamaçtan
4- DİDAKTİK ŞİİR
Didaktik Şiir belli bir düşünceyi aşılamak veya belli bir konuda öğüt, bilgi vermek, bir ahlak dersi çıkarmak amacıyla öğretici nitelikte yazılan, duygu yönü az olan şiir türüdür. Kısaca öğretici şiirdir. Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig, Aşık Paşa’nın Garibname, Nabi’nin Hayriye bu türün ünlü örnekleridir. Tanzimat’tan sonraki Türk Edebiyatında Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend; Tevfik Fikret’in Haluk'un Defteri ve Şermin; Mehmet Akif’in Süleymaniye Kürsüsünde, Asım adlı eserleri de bu tarzda yazılmış ünlü eserler. Fabl türündeki eserler de örnek olarak gösterilebilir.
5- SATİRİK ŞİİR
Satirik şiir eleştirici bir anlatımı olan şiirlerdir. Bir kişi, olay veya durum iğneleyici sözlerle, alaylı ifadelerle eleştirilir. Bunlarda Didaktik şiir özellikleri de görüldüğünden, Didaktik şiirler içinde de incelenebilir. Ancak açık bir eleştiri olduğundan ayrı bir sınıfa alınması daha doğrudur.
Bu tür şiirlere Divan Edebiyatında Hiciv, Halk Edebiyatında Taşlama, Yeni Edebiyatımızda ise yergi adı verilir.
Edebiyatımızda Nef'i, Seyrani, Ziya Paşa, Neyzen Tevfik, Orhan Veli Kanık bu tür şiir örnekleri vermişlerdir.
Aşağıda satirik şiir örneği görülüyor.
Bir arzuhal yazsan makama varsan
Ağlasan derdini davanı sorsan
Ağır hasta olsan hekime varsan
Yarana bir ilaç sürmez parasız.
6- DRAMATİK ŞİİR
Dramatik Şiir, acıklı ya da korkunç bir konuyu anlatan şiir; insanın gözünün önünde tiyatro gibi konuyu canlandırabilen şiir; opera için yazılan manzum dramlardaki şiir. Batı edebiyatında Corneille, Racine, Shakespeare; Türk edebiyatında Namık Kemal,ankaralı namık Abdülhak Hamit Tarhan, Faruk Nafiz Çamlıbel dramatik şiirin en güzel örneklerini verirler.
DİĞER ŞİİR TÜRLERİ
*MESNEVİLER
Arapça’da "müzdevice" denilen mesnevi türü ilk olarak 10. yüzyılda İran edebiyatında ortaya çıkmıştır. Türk edebiyatına girişi 11. yüzyılda Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig adlı yapıtıyla başlar. Kutadgu Bilig mesnevî nazım biçimiyle kaleme alınmış hacimli bir siyasetnâme örneğidir.Mesnevi kitap olarakta yazılmıştır.
Mesnevi türünün temeli Arap ve İran edebiyatlarına dayanır. Diğer pek çok edebi türde olduğu gibi mesnevide de Divan şairlerimiz başlangıçta Arap ve İran edebiyatına ait belli başlı mesnevileri tercümeyle işe başlamışlar; ardından da müstakil ve orijinal mesneviler yazmışlardır. Özellikle 17. yüzyıldan sonra artık şairlerimiz, yapılarını milli kimliğimizin oluşturduğu mesneviler yazmaya başlamışlardır. Bu konuda Muhammed Kuzubaş'ın Mahzen-i Esrar ile Nefhatü'-l Ezhar Mukayesesi adlı çalışması, mesnevilerimizin İran ve Arap kültüründen çıkarak yerli kaynaklara yöneldiğini ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir.
Her beytinin kendi arasında kafiyelenmesi hem yazma kolaylığı sağlar hem de daha uzun metinlerin bu şekle uygun olarak kaleme alınmasına imkân tanır. Diğer nazım şekillerindeki kafiye bulma zorluğu şairleri uzun metinlerde bu şekli kullanmaya teşvik etmiştir. Bu nedenle uzun aşk öykülerinde, destanlarda mesnevi kullanılmıştır. Klasik düzende bir mesnevi; tevhid, münacat, na’t, miraciye, eserin sunulacağı büyüğe övgü, mesnevinin niçin yazıldığını açıklayan sebeb-i nazm ve hikâyenin anlatımı(ağaz-ı destan) bölümlerinden oluşur.
Konuları:
Mesnevide konu ne olursa olsun , ilk dikkati çeken özellik olayın bir masal havasında anlatılmasıdır. Akıl ve mantık ölçülerini aşan bir sürü olay birbirini izler. Olayın geçtiği yer ve zaman belirsizdir. Konuda birlik sağlanamamıştır. Hikayenin bölümleri birbirine eklenmiş ilgisiz parçalar gibi görünür. Çevre tasvirleri gerçeğe uygun değildir, hikâye kahramanları doğaüstü davranışlarda bulunur. Hikayelerde cinler, periler, devler, cadılar, ejderhalar gibi masal motifleri sık sık işlenir.
Divan şiirinde, her beytinin dizeleri kendi arasında uyaklı, aruzun genellikle kısa kalıplarıyla yazılan nazım biçimine ve bu biçimde yazılmış yapıtlara mesnevi denir. Mesneviler konularına göre üçe ayrılır: Destansı nitelikteki mesneviler (Firdevsi'nin Şehname'si) ; öğretici nitelikteki mesneviler (Nabi'nin Hayriye'si) ; din ve tasavvufla ilgili mesneviler (Mevlana'nın Mesnevi'si, Fuzuli'nin Leyla ile Mecnun'u, Şeyh Galip'in Hüsn'ü Aşk'ı) . Ayrıca, padişahların savaşlarını anlatan manzum yapıtlar (gazavatnameler) , kentleri ve kentlerdeki güzelleri anlatan yapıtlar (şehrengizler) , bazı yergi türündeki yapıtlar, mesnevi nazım biçimiyle yazılmıştır. Mesnevi İran edebiyatında ortaya çıkmış (İran edebiyatında Genceli Nizami ve Cami bu türün başlıca adlarıdır) . Genceli Nizami'nin beş mesnevisinden oluşan Hamse'si, sonradan Divan edebiyatı ozanları tarafından da örnek olarak alınmıştır. Türk edebiyatında ilk mesnevi Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bilig adlı yapıtıdır. Her beyti kendi içinde uyaklı uzun nazım biçimidir. Bir anlamda Divan edebiyatında manzum hikâyelerin yazıldığı bir biçim olarak da tanımlayabiliriz. Mevlânâ’nın ünlü tasavvufi mesnevisi 25.700 beyitten oluşmuştur. Mevlana eserine ayrı bir isim koymamıştır; eser, nazım türü olan mesnevi adı ile bilinir.
Mesneviler aşk, dini ve tasavvufi, ahlaki-öğretici, savaş ve kahramanlık, bir şehri ve şehrin güzelliklerini anlatma, mizah gibi türlü konularda yazılmıştır. Divan edebiyatında roman ve hikâye gibi türler olmadığı için mesneviler bir bakıma bu türlerin yerini tutmuşlardır. On bölümden oluşur.Aynı şair tarafından yazılmış beş mesneviye “Hamse” adı verilir. Hamse sahibi olmak bir itibar kaynağıdır. Hamse sahibi olarak tanınmış önemli divan şairleri: Ali Şir Nevâi, Taşlıcalı Yahya, Nev’i-zâde Atâi’dir.
*SOMUT ŞİİR
Her türlü tipografik gösterenin sayfa boşluğu üzerinde hiçbir biçimsel kural olmadan düzenlenmesiyle oluşan şiir türüdür. Somut şiirde aktarılmasına niyetlenilen duygu ve düşünceler sözcüklerin seslerinden tamamen kopmuş olmasalar da algılanımları çok büyük oranda şiirin görsel niteliği üzerinden gerçekleşir. Augusto De Campos 1956'da yayınlanan Somut Şiir Manifestosu'nda somut şiirin bir özelliği olarak 'sözselsesselgörsel' (verbivocovisual) terimini ortaya atar ve şöyle der:
" Grafik ve sessel, işlevler ve bağıntılar("benzerlik ve yakınlık unsurları") ve bir kompozisyon öğesi olarak uzamın özgürce kullnımı, anlamın ideogramik sentezleriyle bağlaşık gözün ve sesin eşzamanlı diyalektiğini besler, sözselsesselgörsel bir bütünlük yaratır.
*DENEYSEL ŞİİR
Deneysel edebiyatın bir kolu olan deneysel şiir,şairin daha önceki tarzından çok farklı kelime deneyleri üzerine kurulu yaptığı şiirdir. Deneysel şiir asla anlaşılamayan,üzerinde uğraşılmayan olarak algılanmamalıdır. Zira deneysel şiirde de önemli eserler verebilmek emek isteyen bir iştir.
Arif Dino'nun "Düş ve Uykusuzluk" ,Asaf Halet Çelebi "Kitaplar" ,Nazım Hikmet "Kızkapan Oğlu Vehpi(orijinal yazımı p harfi ile)ve Çocuk Muhittine Dair...
*METAFİZİK ŞİİR
17. yüzyıl İngiliz Edebiyatı'nın bir dönemi. Bu dönem şiirleri daha ciddidir ve derin bir yoğunluk taşır.
Türk edebiyatında metafizik gerilim Turgut Uyar ve Sezai Karakoç'ta hissedilirken, Edip Cansever'de metafiziklik bir dayatma şeklini almıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)