HOŞ GELDİNİZ

HOŞ GELDİNİZ
ödevinizinarsivine BUYRUN;

** BEMBEYAZ SAYFAMIZDAN SİZLERE ÖDEVLERİNİZİ SUNMAKTAN BÜYÜK GURUR DUYARIZ....






10 Eylül 2010 Cuma

Şiir ( DiL ve AnLatım 12. SınıF )

Şiir ( DiL ve AnLatım 12. SınıF )
--------------------------------------------------------------------------------
TANIMI


Şiir, dilin anlam, ses ve ritim öğelerini belli düzen içinde kullanarak bir olayı, ya da bir duygusal ve düşünsel deneyimi yoğunlaşmış ve sıradanlıktan uzaklaşmış bir biçimde ifade etme sanatı olarak tanımlanabilirse de değişik sanat anlayışlarına göre farklı görüşler de dile getirilmiş hatta şiirin tanımlanamayacağı da öne sürülmüştür.



Türkçe'de karşılığı koşuk, yır, özün gibi sözükler önerilmişse de hiçbiri yaygınlık kazanamamıştır. Günümüzde koşuk, nazım karşılığı olarak kullanılmaktaysa da nazım ve şiiri birbirine karıştırmamak gerekir. Birincisi yalnızca bir anlatım yoludur. Geçmişte şiirin uyak, ölçü, nazım biçimleri gibi biçimsel özelliklerden ayrı düşünülmemesi sebebiyle şiirle nazım eşanlamlı sayılmışsa da günümüzde bu düşünce aşılmışsa da edebiyatın şiirle birlikte başladığı düşüncesinde fikir birliği oluşmuştur. Yahya Kemal Beyatlı şiiri bildiğimiz musikiden farklı bir musiki" olarak tanımlarken,Cahit Sıtkı Tarancı'ya göre şiir "Kelimelerle güzel şekiller kurma sanatıdır" Ahmet Haşim şiiri "Söz ile musiki arasında olan fakat sözden ziyade musikiye yakın olan bir lisan" olarak tanımlar. Necip Fazıl Kısakürek ise şiir için "Mutlak hakikati arama işidir" der.

Bu resim ayarlı boyutlarda oluşturuldu. Orjinal Görüntü İçin Tıklayın 719x271 px genişlik 34KB.



EDEBİYATIMIZDA ŞİİRİN GELİŞİMİ



1-) Halk Şiiri: İslamiyetten Önce başlayıp bugüne kadar devam eden bir şiir türüdür. Bu şiir türünde ritim, hece ölçüsüyle ve kafiyeyle sağlanmıştır. Ayrıca halk şiiri ürünleri olan Koşma, İlahi, Mani, Semai 'de ses ve ritmin kuralları saz ve kopuz la sınırlandırılmış, her nazım şeklinin kendisine ait bir ezgisi oluşmuştur. Halk şiirinde ezgi ve ahenk iç içedir.



Hece ölçüsünün ve en çok yarım kafiye kullanılmasının sebebi ise ozanların şiirlerini saz eşliğinde irticaalen( hazırlıksız) söylemeleridir. Bu şiir türü hala canlılığını korumakta bir çok şairimiz ve ozanımız halk şiirini yöresel özelliklerle sürdürmektedir.
2-) Divan Şiiri: İslamiyetin kabulüyle ortaya çıkan ve 13. yüzyıldan 20. yy'a kadar şairleri etkilemiş bir şiir türüdür. Divan şiirinde ahenk unsurları ise aruz ölçüsü ve tam –zengin uyakla sağlanmıştır. İmgelerin arttığı, Arapça-Farsça sözcüklerin çokça kullanıldığı edebi kaygının ön planda tutulduğu bu şiirlerin şairleri, iyi eğitim almış(medrese tahsili) Arapça ve Farsça'yı çok iyi bilen şairlerdir. Divan şiirleri de yine ezgiyle söylenmiş bir çok gazel bugün Türk Sanat Musikisinin kaynağını oluşturmuştur.

3-) Modern Şiir: Batı etkisiyle gelişen bu şiir türü önce hem halk şiirinden hem de divan şiirinden etkisini kurtaramamıştır. Ancak 1940'tan sonra Garip Akımı'yla edebiyat hayatına girmiş olan Orhan Veli Kanı, şiirde tüm kuralları yok sayarak ses ve ritmin şiirin teması ve imgesiyle oluşması gerektiğini savunmuş. Böylece ilk kez ölçüsüz kafiyesiz şiir yazmanın da bir şiir türü olduğunu kabul ettirmiştir. Serbest şiirin ustaları ondan sonra artmıştır.

Bugün Türk şiiri gelişimini halk şiiri ve modern şiir adı altında devam ettirmektedir.

ŞİİRDE AHENK UNSURLARI



AHENK UNSURLARI

1.Şiirde şekil ve muhtevanın ideal uyumudur.

2.Dizeleri oluşturan kelimelerdeki şiiri oluşturan dizelerdeki seslerin uyumu demektir.

3.Şiirle düz yazıyı birbirinden en önemli özellik ahenktir.

4.Ahenk unsurları armoni ve ritm olmak üzere iki başlık altında ele alınır.



ARMONİ

1.Ard arda gelen dizelerdeki seslerin uyumu demektir.

2. Bu uyum birbirine yakın ünlü ve ünsüz seslerin tekrar edilmesiyle sağlanır.

Aliterasyon: ünsüz seslerin ard arda tekrar edilmesiyle elde edilir.

Bir büyük boşlukta bozuldu büyü
Canımdan canına nice can aksın ey can

Asonans: ünlü seslerin ard arda tekrar edilmesiyle elde edilen armonidir.

Ayağın sakınarak basma aman sultanım

Dökülen mey kırılan şişe-i rindân olsun



RİTM
1.Şiirde uyak ve ölçünün ustalıklı kullanılmasıyla elde edilen ahenktir.

Târik-i gülzâr-ı âlem / mâlik-i mülk-i âdem

Münkirine mahz-ı mâtem / müminine sûrsun Itrî
Ne sabahı göreyim ne sabah görüneyim

Gündüzler size kasın verin karanlıkları

Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim

Örtün üstüme örtün serin karanlıkları

Necip Fazıl Kısakürek



Yukarıdaki birinci şiirde ritim hem iç uyakla hem de aruz ölçüsüyle ikinci şiirde ise ritim hem uyakla hem de hece ölçüsüyle sağlanmıştır.

Not: Armoni ve ritimle birlikte şiirde asıl ahenk şairin kattığı canlılık ve ruhla sağlanır.



ŞİİR TÜRLERİ



1- LİRİK ŞİİR
Lirik şiir duyguların coşkun bir dille anlatıldığı edebiyat eserlerinin genel adıdır. Latince lyricus, Yunanca lyricos, Fransızca lyrique kelimelerinden türemiştir. Sözlük anlamı ise; coşkun, ilhamla dolu demektir. Eski Yunan'da kullanılan lirik sözcüğü bugünkü anlamında kullanılmıyordu.
Bireysel duyguların içten geldiği gibi, coşkulu, etkili bir dille anlatılmasına da lirizm denir. Sıfat olarak esin dolu, coşkun, içli bir dili bulunan anlamlarında kullanılan lirik sözü, bu niteliği taşıyan düzyazı ürünleri de niteler. Aynı genellik lirizm için de söz konusudur.
Eski Yunan edebiyatında ozanlar şiirlerini lir denen telli bir sazla söyledikleri için, bu türlü şiirlere lirik denmiştir. Türk edebiyatında da âşık, ya da saz şairi adı verilen halk ozanları şiirlerini hâlâ sazla söylemektedirler. Lirik şiirde toplumsal mutluluk ya da felâketlerden duyulan sevinç ya da acı gibi ortak duygular; ya da aşk, ayrılık, özlem, ölüm acısı, vb. gibi bireysel duygular anlatılır. Lirik şiir dünya edebiyatında en çok işlenen ve sevilen şiir türüdür.
Bugün lirik şiir, ozanın en içten duygularını dile getirdiği bir tür olarak bilinir. Yunan’da lirik şiirin özünde duygular vardır ama bunun yanı sıra lyra eşliğinde söylenen şiir anlamındadır. Lirik şiirde genellikle ozanın kendi duygularını yansıttığı görülür. Özellikle solo liriğinde kişinin iç dünyası ön plandadır. Lirik şiirin ilk örnekleri ege kıyılarında görülür ve ilk lirik şiirlerin konuları arasında hymnoslar(tanrılara övgüler) ve mitoloji vardır. Lirin icadının da mitolojik bir hikâyesi vardır tanrı Mercurius’un kaplumbağanın kabuğundan lir yaptığı ve ana karnında müzik öğrendiği söylenmektedir, bu sebepten lirik şiir müzikle iç içedir. Lirik şiirin işlevi, insana güzelliği, inceliği sunmak ve kişide müzik eğitiminin oluşumunu sağlamaktır. Türk edebiyatımızda halk âşıklarının (veya halk şairlerinin) söylediği şiirlerin çoğu liriktir.
Batı edebiyatında Rönesans devri ozanlarının (Petrarca, Ronsard, vb.); daha sonra da, ilke olarak içe dönüklüğü benimseyen romantik ozanların (Lamartine, Hugo, Musset, vb.) duygusal ve öznel bir nitelik gösteren şiirleri bu türün başarılı örnekleridir. Lirik şiir, Türk edebiyatında da en çok kullanılan şiir türlerinden biri olmuş; Divan edebiyatında (Fuzuli, Nedim, vb.), Halk tasavvuf edebiyatında (Yunus Emre, vb.), din-dışı Halk edebiyatında (Karacaoğlan, vb.) ve yeni edebiyatta (Yahya Kemal, vb.) bu alanda büyük ozanlar yetişmiştir.

Bu türe örnek olarak; Fuzûli'nin "Su" kasidesi, Yahya Kemal Beyatlı'nın "Hayal Şehir" ve Mehmet Akif Ersoy'un "Bülbül" isimli şiirleri verilebilir.



2- EPİK ŞİİR
Epik şiir, kahramanlık, yurt sevgisi gibi liriklik bildiren şiirdir. Epik şiirler "Doğal Epik" ve "Yapay Epik" olarak ikiye ayrılır. Aynı anlamda hamasi şiir, kahramanlık şiiri, destani şiir adında da kullanılır.



Doğal Epik

Bir halkın hayatını etkileyip, derin izler bırakan tarihi olayları, kahramanlık yönü ile işleyen manzum hikâyelerdir. Yunanlar'ın İlyada Destanı , Finler'in Kalevala Destanı , Hinduların Mahabharata Destanı doğal epiğe birer örnektir.



Yapay Epik

Yakın çağdaki milletlerin hayatlarına ait tarih ya da toplum olaylarını anlatan şiirlerdir. İtalyan Tasso’nun Kurtarılmış Kudüs'ü , Firdevsi’nin Şehnamesi , John Milton’un Kayıp Cennet'i yapay epiğe birer örnektir. Yakın dönem Türk şairlerinden Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Üç Şehitler Destanı ve benzeri eserler de yapay epik şiirlere örnek gösterilebilir.



3- PASTORAL ŞİİR

Pastoral şiir (fr. Pastorale) doğa güzelliklerini anlatan şiirlerdir. Kır, çoban hayatını, çıplak tabiat güzelliklerini tanıtıp sevdirmek gayesini taşıyan edebî eserlerdir. Doğaya karşı bir sevgi, bir imrenme söz konusudur. Bu söz için Türk Dil Kurumu çobanlama karşılığı önermektedir.
Şiir, roman, hikâye, tiyatro, mektup, makale, seyahat; fıkra; hayrat; sohbet gibi edebî türlerin hepsi pastoral bir görüşle yazılabilir. Batıda, pastoral şiirlerden doğrudan doğruya tabiat manzaralarını canlandıran idil; karşılıklı konuşma tarzında yazılan pastoral manzumelere eglog denilir. Yunan edebiyatından Theokritos (M.Ö. III. yüzyıl), Lâtin edebiyatından Vergilius (M.Ö. 70 - 19) en büyük pastoral şiir örneklerini veren şairlerdir.



Türleri:
• İdil: Şairin doğa karşısında duygulanmasını anlatmasına idil denir.

• Eglog: Şairin duygularını bir çobanla konuşuyormuş gibi anlatmasına Eglog denir.

Edebiyatımızda idil denilebilecek pastoral şiirler varsa da eglog tarzı şiir yoktur. Bunu Tevfik Fikret denemiş ancak pek başarılı olamamıştır.[kaynak belirtilmeli] Recaizade Mahmut Ekrem, Yahya Kemal, Behçet Necatigil, Cahit Külebi başarılı pastoral şiir örnekleri vermişlerdir.

Aşağıda Pastoral şiir örneği görülmektedir: Yanık bir kaval sesi geliyordu uzaktan

Derdi dağlardan aşkın ak abalı bir çobandan

Önünde sürüleri ardında sürüleri İniyordu yemyeşil, dumanlı bir yamaçtan



4- DİDAKTİK ŞİİR



Didaktik Şiir belli bir düşünceyi aşılamak veya belli bir konuda öğüt, bilgi vermek, bir ahlak dersi çıkarmak amacıyla öğretici nitelikte yazılan, duygu yönü az olan şiir türüdür. Kısaca öğretici şiirdir. Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig, Aşık Paşa’nın Garibname, Nabi’nin Hayriye bu türün ünlü örnekleridir. Tanzimat’tan sonraki Türk Edebiyatında Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend; Tevfik Fikret’in Haluk'un Defteri ve Şermin; Mehmet Akif’in Süleymaniye Kürsüsünde, Asım adlı eserleri de bu tarzda yazılmış ünlü eserler. Fabl türündeki eserler de örnek olarak gösterilebilir.



5- SATİRİK ŞİİR



Satirik şiir eleştirici bir anlatımı olan şiirlerdir. Bir kişi, olay veya durum iğneleyici sözlerle, alaylı ifadelerle eleştirilir. Bunlarda Didaktik şiir özellikleri de görüldüğünden, Didaktik şiirler içinde de incelenebilir. Ancak açık bir eleştiri olduğundan ayrı bir sınıfa alınması daha doğrudur.



Bu tür şiirlere Divan Edebiyatında Hiciv, Halk Edebiyatında Taşlama, Yeni Edebiyatımızda ise yergi adı verilir.



Edebiyatımızda Nef'i, Seyrani, Ziya Paşa, Neyzen Tevfik, Orhan Veli Kanık bu tür şiir örnekleri vermişlerdir.

Aşağıda satirik şiir örneği görülüyor.

Bir arzuhal yazsan makama varsan

Ağlasan derdini davanı sorsan

Ağır hasta olsan hekime varsan

Yarana bir ilaç sürmez parasız.



6- DRAMATİK ŞİİR



Dramatik Şiir, acıklı ya da korkunç bir konuyu anlatan şiir; insanın gözünün önünde tiyatro gibi konuyu canlandırabilen şiir; opera için yazılan manzum dramlardaki şiir. Batı edebiyatında Corneille, Racine, Shakespeare; Türk edebiyatında Namık Kemal,ankaralı namık Abdülhak Hamit Tarhan, Faruk Nafiz Çamlıbel dramatik şiirin en güzel örneklerini verirler.



DİĞER ŞİİR TÜRLERİ

*MESNEVİLER

Arapça’da "müzdevice" denilen mesnevi türü ilk olarak 10. yüzyılda İran edebiyatında ortaya çıkmıştır. Türk edebiyatına girişi 11. yüzyılda Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig adlı yapıtıyla başlar. Kutadgu Bilig mesnevî nazım biçimiyle kaleme alınmış hacimli bir siyasetnâme örneğidir.Mesnevi kitap olarakta yazılmıştır.



Mesnevi türünün temeli Arap ve İran edebiyatlarına dayanır. Diğer pek çok edebi türde olduğu gibi mesnevide de Divan şairlerimiz başlangıçta Arap ve İran edebiyatına ait belli başlı mesnevileri tercümeyle işe başlamışlar; ardından da müstakil ve orijinal mesneviler yazmışlardır. Özellikle 17. yüzyıldan sonra artık şairlerimiz, yapılarını milli kimliğimizin oluşturduğu mesneviler yazmaya başlamışlardır. Bu konuda Muhammed Kuzubaş'ın Mahzen-i Esrar ile Nefhatü'-l Ezhar Mukayesesi adlı çalışması, mesnevilerimizin İran ve Arap kültüründen çıkarak yerli kaynaklara yöneldiğini ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir.



Her beytinin kendi arasında kafiyelenmesi hem yazma kolaylığı sağlar hem de daha uzun metinlerin bu şekle uygun olarak kaleme alınmasına imkân tanır. Diğer nazım şekillerindeki kafiye bulma zorluğu şairleri uzun metinlerde bu şekli kullanmaya teşvik etmiştir. Bu nedenle uzun aşk öykülerinde, destanlarda mesnevi kullanılmıştır. Klasik düzende bir mesnevi; tevhid, münacat, na’t, miraciye, eserin sunulacağı büyüğe övgü, mesnevinin niçin yazıldığını açıklayan sebeb-i nazm ve hikâyenin anlatımı(ağaz-ı destan) bölümlerinden oluşur.



Konuları:



Mesnevide konu ne olursa olsun , ilk dikkati çeken özellik olayın bir masal havasında anlatılmasıdır. Akıl ve mantık ölçülerini aşan bir sürü olay birbirini izler. Olayın geçtiği yer ve zaman belirsizdir. Konuda birlik sağlanamamıştır. Hikayenin bölümleri birbirine eklenmiş ilgisiz parçalar gibi görünür. Çevre tasvirleri gerçeğe uygun değildir, hikâye kahramanları doğaüstü davranışlarda bulunur. Hikayelerde cinler, periler, devler, cadılar, ejderhalar gibi masal motifleri sık sık işlenir.



Divan şiirinde, her beytinin dizeleri kendi arasında uyaklı, aruzun genellikle kısa kalıplarıyla yazılan nazım biçimine ve bu biçimde yazılmış yapıtlara mesnevi denir. Mesneviler konularına göre üçe ayrılır: Destansı nitelikteki mesneviler (Firdevsi'nin Şehname'si) ; öğretici nitelikteki mesneviler (Nabi'nin Hayriye'si) ; din ve tasavvufla ilgili mesneviler (Mevlana'nın Mesnevi'si, Fuzuli'nin Leyla ile Mecnun'u, Şeyh Galip'in Hüsn'ü Aşk'ı) . Ayrıca, padişahların savaşlarını anlatan manzum yapıtlar (gazavatnameler) , kentleri ve kentlerdeki güzelleri anlatan yapıtlar (şehrengizler) , bazı yergi türündeki yapıtlar, mesnevi nazım biçimiyle yazılmıştır. Mesnevi İran edebiyatında ortaya çıkmış (İran edebiyatında Genceli Nizami ve Cami bu türün başlıca adlarıdır) . Genceli Nizami'nin beş mesnevisinden oluşan Hamse'si, sonradan Divan edebiyatı ozanları tarafından da örnek olarak alınmıştır. Türk edebiyatında ilk mesnevi Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bilig adlı yapıtıdır. Her beyti kendi içinde uyaklı uzun nazım biçimidir. Bir anlamda Divan edebiyatında manzum hikâyelerin yazıldığı bir biçim olarak da tanımlayabiliriz. Mevlânâ’nın ünlü tasavvufi mesnevisi 25.700 beyitten oluşmuştur. Mevlana eserine ayrı bir isim koymamıştır; eser, nazım türü olan mesnevi adı ile bilinir.



Mesneviler aşk, dini ve tasavvufi, ahlaki-öğretici, savaş ve kahramanlık, bir şehri ve şehrin güzelliklerini anlatma, mizah gibi türlü konularda yazılmıştır. Divan edebiyatında roman ve hikâye gibi türler olmadığı için mesneviler bir bakıma bu türlerin yerini tutmuşlardır. On bölümden oluşur.Aynı şair tarafından yazılmış beş mesneviye “Hamse” adı verilir. Hamse sahibi olmak bir itibar kaynağıdır. Hamse sahibi olarak tanınmış önemli divan şairleri: Ali Şir Nevâi, Taşlıcalı Yahya, Nev’i-zâde Atâi’dir.


*SOMUT ŞİİR



Her türlü tipografik gösterenin sayfa boşluğu üzerinde hiçbir biçimsel kural olmadan düzenlenmesiyle oluşan şiir türüdür. Somut şiirde aktarılmasına niyetlenilen duygu ve düşünceler sözcüklerin seslerinden tamamen kopmuş olmasalar da algılanımları çok büyük oranda şiirin görsel niteliği üzerinden gerçekleşir. Augusto De Campos 1956'da yayınlanan Somut Şiir Manifestosu'nda somut şiirin bir özelliği olarak 'sözselsesselgörsel' (verbivocovisual) terimini ortaya atar ve şöyle der:

" Grafik ve sessel, işlevler ve bağıntılar("benzerlik ve yakınlık unsurları") ve bir kompozisyon öğesi olarak uzamın özgürce kullnımı, anlamın ideogramik sentezleriyle bağlaşık gözün ve sesin eşzamanlı diyalektiğini besler, sözselsesselgörsel bir bütünlük yaratır.



*DENEYSEL ŞİİR



Deneysel edebiyatın bir kolu olan deneysel şiir,şairin daha önceki tarzından çok farklı kelime deneyleri üzerine kurulu yaptığı şiirdir. Deneysel şiir asla anlaşılamayan,üzerinde uğraşılmayan olarak algılanmamalıdır. Zira deneysel şiirde de önemli eserler verebilmek emek isteyen bir iştir.



Arif Dino'nun "Düş ve Uykusuzluk" ,Asaf Halet Çelebi "Kitaplar" ,Nazım Hikmet "Kızkapan Oğlu Vehpi(orijinal yazımı p harfi ile)ve Çocuk Muhittine Dair...



*METAFİZİK ŞİİR

17. yüzyıl İngiliz Edebiyatı'nın bir dönemi. Bu dönem şiirleri daha ciddidir ve derin bir yoğunluk taşır.



Türk edebiyatında metafizik gerilim Turgut Uyar ve Sezai Karakoç'ta hissedilirken, Edip Cansever'de metafiziklik bir dayatma şeklini almıştır.
HİKÂYE ( DİL ve ANLATIM 12. SINIF )

--------------------------------------------------------------------------------
HİKAYE NEDİR?


Yaşanmış veya tasarlanmış bir olayı, bir durumu; yer, kişi ve zaman belirterek anlatan kısa yazılara denir.


Hikayede, olayın geçtiği yer sınırlı, anlatım özlü ve yoğundur. Karakterler belli bir olay içinde gösterilir. Bu karakterlerin de çoğu zaman sadece belli özellikleri yansıtılır. Konu tümüyle düş ürünü olabilir, ya da son derece gerçekçidir. Genellikle romandan kısa olurlar, dar bir zamanı kapsarlar, kişileri romana göre daha azdır, anlatılanları tek ve sınırlıdır ve olayla ilgili yer ve zaman belirtirler. Serim düğüm ve çözüm denilen üç bölümden oluşurlar.Olayı sürükleyen bir kişi (öykünün kahramanı) vardır. Hikaye kısalığı ve kurgusuyla masala, kişilerin nitelendirilmesi, eylemin işlenişi ve canlandırılmasıyla da romana yaklaşır. Hikayenin kısalığı yapısal olarak, kişinin niteliğiyle geliştiği eylem arasındaki sıkı bağdan kaynaklanır. Hikayenin çerçevesi, çoğu kez anlatıcının durumunu belirterek çizilir.

HİKAYEYİ ROMANDAN AYIRAN ÖZELLİKLER
-Kısa oluşu,


-Yalın bir olay örgüsüne sahip olması,


-Genellikle önemli bir olayı tek ve yoğun bir etki uyandırarak vermesi,


-Az sayıda karaktere yer vermesi.


HACİMLERİ BAKIMINDAN HİKAYELER:
1-Kısa hikayeler


2-Uzun hikayeler

*Kısa Hikayeler: Kısa öykülerin olay kahramanları sınırlıdır. Birkaç kişiyi geçmez. Olay örgüsü çok kısadır ve etkileyici olmak zorundadır. Tek bir konu üzerinde durulur.

*(Uzun) Hikayeler: Öykülerden biraz farlıdırlar. Birkaç bölüm halinde yazılabilirler. Olay kahramanları daha fazla olabilir. Birkaç olayın iç içe geçmesinden oluşabilir. Roman kadar karmaşık değildir, öykü gibi de basit ve kısa değildir.


YAZILIŞLARI BAKIMINDAN HİKAYELER:


1. Olay hikâyesi
Tamamen olay örgüsüne dayalı bir türdür, olay belli bir sonuca ulaşır. Olay hikayelerinde merak öğeleri , ana düğüm , genellikle beklenmedik biçimde çözülür. Hikayedeki ana olay okuyucuyu etkileyecek bir sonuca ulaşır. Klasik olay hikayelerinde ulaşılan bu sonuç sürpriz olmaz.


-Dünya edebiyatındaki temsilcisi Guy De Maupassant olduğu için Maupassant tarzı hikaye de denir


-Bizde Maupassant tarzı hikâyenin en büyük temsilcileri; Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Reşat Nuri Güntekin’ dir.


Örnek metin; 087956′nın Sıfırı, Tarık Buğra
2. Durum hikâyesi
Yazarın bir plan yapma zorunluluğu yoktur. Durum hikayelerinde serim , düğüm , çözüm düzeni , olay hikayelerinden farklıdır. Olay hikayelerinde önemli ve öncelikli olan merak öğesi , durum hikayelerinde kişisel ve sosyal yorumlardan , duygu ve hayallerden sonra gelir.
Durum hikayelerinde belli bir düşünce güdülmez. Yazar kendi kişiliğini saklar.
Durum hikayelerinde hikaye kahramanları tam olarak tanıtılmaz . Kişilerin yaşam koşulları , zaman ve mekana bağlı olarak , doğal anlatım içinde okuyucuya sezdirilir.


-Dünya edebiyatındaki en büyük temsilcisi Anton Çehov olduğu için Çehov tarzı hikaye de denir


-Sait Faik Abasıyanık, Memduh Şevket Esendal ve Tarık Buğra yerli temsilcileridir.


Örnek metin; Otlakçı , Memduh Şevket Esendal
HALK HİKAYELERİ


Halk hikâyeleri, konularını gerçek hayattaki -genellikle kavuşulamayan- aşklardan alan, hikayeci-âşıklar tarafından nazım-nesir karışık bir ifade tarzı ile dinleyicilere anlatılarak nesilden nesile aktarılan, yer yer masal ve destan özellikleri gösteren , sevgiliye kavuşma yolundaki maceraları anlatan hikayelerdir.
Olayların geliştiği bölümler nesir, duyguların yoğun olarak anlatıldığı bölümler nazım şeklindedir.
Hikâyelerden bazılarının yaratıcısının serüvende yer alan âşıklar olduğu ileri sürülür.
Aşk konusunun işlendiği halk hikayeleri ve kahramanlık konusunun işlendiği halk hikayeleri olarak ikiye ayrılsa da, bir çoğunda aşk ve kahramanlık iç içedir.
1-) Aşk Hikayeleri; Derdiyok ile Zülfüsiyah, Leyla ile Mecnun, Emrah ile Selvihan, Kerem ile Aslı, Gül ile Ali Şir, Gül ile Sitemkâr, Tahir ile Zühre , Yusuf ile Züleyha vbg.
2-) Kahramanlık Hikayeleri; Köroğlu Kahramanlık Hikayeleri ( Köroğlu Kolları ), Kirmanşah, Beyböyrek, Eşref Bey, Salman Bey, Şah İsmail, Arslan Bey vbg.
Fonksiyonu: Hikaye türünün en eski örnekleridiler ve destandan modern hikayeye geçişi sağlamışlardır.


DÜNYA EDEBİYATINDA HİKAYENİN GELİŞİMİ

• Öykünün ortaya çıkma sürecinde karşımıza önce fabl türündeki eserler, sonra kısa romanlar sonra da “Bin Bir Gece Masalları” çıkar.


• Rönesanstan (16. yüzyıl) sonra Giovanni Boccacio (***asyo), “Decameron (Dekameron) Öyküleri” adlı eseriyle öykü türünün ilk örneğini vermiş ve çağdaş öykücülüğün başlatıcısı olmuştur.


• 18. yüzyılda Voltaire (Volter) öykü türünde ürünler vermiştir. İnsan dışındaki yaratıkları ve olmayacak öyküye katmıştır.


• Ne var ki öykü, bir tür olarak karakteristik özelliklerini ancak 19. yüzyılda Romantizm ve Realizm akımlarının yaygınlaşmasıyla kazanmıştır.


• Alphonse Daudet (Alfons Dode), Guy de Maupassant (Guy dö Mopasan) gibi Fransız yazarlar öykü örnekleri vermişlerdir.


TÜRK EDEBİYATINDA HİKAYENİN GELİŞİMİ
Türk edebiyatında, bir olay anlatan sözlü ya da yazılı anlatılara hep hikaye adı verilmiş, manzum olanlara destan da denmiştir. Divan edebiyatında mesnevi türü (Leyla ile Mecnun, Yusuf ve Züleyha vbg.) bunun en ünlü örneğidir. Halk edebiyatında hikayeci-âşıklar tarafından kahvelerde, köy odalarında, düğün vb. toplantılarında söylenen hikâyeler, halk hikâyesi diye anılır.


15. yüzyılda yazıya geçirildiği sanılan ve destansı bir nitelik gösteren Kitab-ı Dede Korkut 'taki hikâyeler bunun ilk örnekleri sayılabilir.
Anadolu'da 16. yüzyıldan bu yana,sözlü halk geleneğinde sürüp gelen halk hikayelerinde olaylar nesir ile anlatılır, duygusal, coşkulu, haller nazımla ve saz eşliğinde söylenir. Halk hikayeleri, konuları bakımından, aşk hikâyeleri ve kahramanlık hikâyeleri olmak üzere ikiye ayrılır.


Türk edebiyatında çağdaş hikaye Batı'dakinin tersi olarak, halk hikâye ve masallarının gelişmesiyle oluşmamış; 19. yüzyılın ikinci yarısında doğrudan doğruya batı edebiyatının hikaye yolundaki ürünleri örnek tutularak yazılmaya başlanmıştır. Batı uygarlığı çevresindeki Türk edebiyatında,hikâye karşılığı olarak “küçük hikâye” terimi kullanılmıştır.
***Edebiyatımızda Batı'daki anlamıyla ilk hikâye Ahmet Mithat Efendi tarafından yazılmıştır. Hikâyelerinin kimi çeviri kimi yerlidir. Bu yolda ikinci yazar Emin Nihat'tır; Müsameretname adlı kitabında 7 hikâye toplanmıştır. Aynı dönemde kurgu ve anlatım bakımından başarılı sayılabilecek ilk örnek Samipaşazade Sezai'nin Küçük Şeyler adlı hikayesidir. Bu dönemin başka bir yazarı ise Nabizâde Nâzım'dır.
Türk öykücülüğünü yetkinliğe kavuşturan yazar ise Halit Ziya Uşaklıgil oldu. Edebiyat-ı Cedide döneminde yalın diliyle dikkat çeken Uşaklıgil, titiz gözlemciliğiyle gerçekçi öykü geleneğini başlatan yazardır. Bu dönemin diğer yazarları Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve Saffeti Ziya idi.
Meşrutiyet’in ilanından sonra gelişen yeni edebiyat akımıyla birlikte öyküde toplumsal ve siyasi sorunlar işlenmeye başladı. Türkçe’de yabancı sözcüklerin temizlenmesi, yazımda konuşma dilinin hakim olması, taşra yaşamının gerçekçi bir üslupla edebiyata taşınması gibi özelliklerle bilinen bu dönemde Ömer Seyfettin, Türk öykücülüğünde yeni bir çığır açtı. Onu Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Karay izledi. F. Celaleddin, Selahattin Enis, Sadri Ertem, Cemal Kaygılı, Sabahattin Ali, Kenan Hulusi Koray, Nahit Sırrı Örik, Bekir Sıtkı Kunt, M.Şevket Esendal Cumhuriyet dönemi öykücülüğünü hazırlan isimlerdir.
Cumhuriyet dönemi 1930’lar sonrasını kapsar. Bu dönemde alışılmışın dışında bir öykü dünyası kuran Sait Faik Abasıyanık, Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaç), diyalogların usta yazarı Orhan Kemal, Mehmet Seyda, Samet Ağaoğlu, Sabahattin Kudret Aksal, Kemal Bilbaşar, Kemal Tahir ve Ahmet Hamdi Tanpınar Tarık Buğra öykü yazarları olarak ön plana çıktı.
Günümüzde Türk öykücülüğü geniş bir konu ve üslup zenginliğiyle sürmektedir. Bunlar arasında Muzaffer Buyrukçu ve Osman Çeviksoy üslupçuluklarıyla ön plana çıkarken, İslam Gemici , Necati Tosuner (Çıkmazda, Neden Kitap) gibi isimler de çalışmalarına devam etmektedirler.


HİKAYENİN UNSURLARI
a- Olay:
Öykü kahramanının başından geçen olay ya da durumdur. Hikâyede temel öğe veya durumdur. Hikâyeler olay eksenli yazılardır. Hikâyelerde bir asıl olay bulunur. Ancak bazen bu asıl olayı tamamlayan yardımcı olaylara da rastlanabilir.
b- Mekan (Çevre):
Hikâyede sınırlı bir çevre vardır. Olayın geçtiği çevre çok ayrıntılı anlatılmaz, kısaca tasvir edilir. Olayın anlatımı sırasında verilen ayrıntılar çevre ve yer hakkında okuyucuya ipuçları verir.
c- Zaman:
Hikâye kısa bir zaman diliminde geçer. Hikâyeler geçmiş zamana göre (-di) anlatılır. Konu, yazarın kendi ağzından veya kahramanın ağzından anlatılır. Özellikle durum öykülerinde zaman açık olarak belirtilmez, sezdirilir. Hatta bu tür öykülerde zaman belli bir düzen içinde de olmayabilir. Olayın ve durumun son bulmasından başlayarak olay ya da durumun başına doğru bir anlatım ortaya konabilir.


d- Kişiler:


Hikâyede az kişi vardır. Bu kişiler “tip” olarak karşımıza çıkar ve ayrıntılı bir şekilde tanıtılmaz. Hikâyede kişiler sadece olayla ilgili “çalışkanlık, titizlik, korkaklık, tembellik” gibi tek yönleriyle anlatılır. Kişiler veya tipler, belli bir olay içinde gösterilir. Bu tiplerin de çoğu zaman sadece belli özellikleri yansıtılır. Romanda olduğu gibi, kişilerin bütün yönleri verilmez. Bu bakımdan hikâyede kişilerin psikolojik özelliklerine de ayrıntılı olarak girilmez.


HİKAYE TAHLİLİ YAPILIRKEN;


1. Hikaye tahlil ederken önce şekle ait özellikler tespit etmeliyiz. (Yazarın soyadı, adı, kitabın adı, yayın yeri, tarihi).


2. Sonra hikayeyi konusu, ana fikri, yazarın bakış açısı ve anlatım tutumu açısından değerlendirmeliyiz. Bakış açısı; yazın konuyu sunuş biçimidir. Olayların kimin gözünden bakıldığı ve kimin ağzından anlatıldığını (3 şahıs vb.) ifade eder.


3. Olay unsurlarının tespit edilmesi (özet) sonra teknik bakımdan değerlendirilmesi, teknik bakımdan olayın anlatım sırası, nasıl başladığı, nasıl geliştiği ve nasıl bir çözüme ulaştığı gibi sorular bu bölümde cevaplandırılır. Tavır ve tahliller kişi, olay ve mekan arasındaki uyum, zaman verilişi bu bölümde değerlendirilir.


4. Son aşama olarak hikayenin dil ve üslup açısından değerlendirilmesi ve okuyucu tarafından olumlu ya da olumsuz yönlerinin tenkit edilmesi gerekir. Mukayese de yapılabilir.


MASAL ( 12. SINIF DİL ve ANLATIM )

MASAL ( 12. SINIF DİL ve ANLATIM )

--------------------------------------------------------------------------------
MASAL NEDİR?


Genellikle halkın yarattığı , ağızdan ağıza , kuşaktan kuşağa anlatılarak sürüp gelen ,çoğunlukla olağanüstü durum ve olayları yine olağanüstü kahramanlara bağlayarak anlatan yaşanmamış halk hikayelerine masal denir.


Sözlü gelenekle ilişkisi olmayan edebi yönü ağır basan bazı eserler de bu türün içinde yer alır.


MASAL TÜRLERİ


Halk masalları 4 temel grupta toplanır: Hayvan masalları, olağanüstü ve gerçekçi masallar, güldürücü öyküler, zincirlemeli masallar.


1- Hayvan masalları genellikle kısa masallardır. La Fontaine masalları bu türün en güzel örnekleridir. Şeyhi’nin Har-name adlı eseri de Divan edebiyatındaki hayvan masalları türüne örnek gösterilebilir.


2- Olağanüstü masallarda, olağan varlıkların yanı sıra cin, peri, dev, ejderha gibi olağanüstü varlıklara da yer verilir. Gerçekçi masalların başlıca kahramanları ise padişahlar, vezirler, prens ve prensesler, zenginler, hırsızlar ya da haydutlar gibi gerçek hayattaki kişilerdir.


3- Güldürme amacı taşıyan masallar okuyan ve dinleyeni eğlendirmeyi amaçlayan masallardır.


4- Zincirleme masallarda sıkı bir mantık bağıyla birbirine bağlanan, küçük ve önemsiz bir dizi olay art arda sıralanır.


MASALIN ÖZELLİKLERİ


***Olağanüstü konular vardır.


***Kahramanlar olağanüstü özelliklere sahip olabilir.


***Yer ve zaman belirsizdir.


***Masallarda bir öğüt (ders) çıkarılabilir.


***Masallar, kalıplaşmış bir tekerleme ile başlar.


***Masallarda olağanüstü varlıklar (cin, peri, melek) bulunabilir.


***Masallarda milli ve dini motiflere hemen hiç yer verilmez.


***Masallar didaktik ( öğretici) türler olmalarına rağmen , genellikle eğitim amacı saklıdır.


***Anlatım kısa ve yoğundur.


***Anlatımda genellikle öğrenilen geçmiş zaman kipi ( -mişli geçmiş ) veya geniş zaman kipi (-r ) kullanılır.


***Masallar kalıplaşmış tekerlemelerle biter.


ÜLKEMİZDE MASAL DERLEMELERİ ve İNCELEMELERİNDEN;

Bugün Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde anlatılan masalların mazisi, Türk kültürünün çok eski çağlarına kadar uzanmaktadır. Elimizde Türk masallarını ihtiva eden (içeren)* basılı eserler az olmasına rağmen, masallarımız hâlâ halkın dilinde tazeliğini ve canlılığını korumaktadır. Bunun yanında daha nice masallarımızın unutulduğu da bilinen bir gerçektir.


Her bölgenin ve köyün zevkle dinlediği ve usta olarak kabul ettiği bir masalcısı vardır. Bu usta masal anlatıcıları, erkek olduğu gibi kadın da olabilmektedir. Bu masalcılara gereken ilgi gösterilmediği için, bu dünyadan göçerken, bildiklerini de, çok az bir iz bırakarak, beraberlerinde götürmüşlerdir.


Pertev Naili Boratav, Az Gittik Uz Gittik, Adam Yayınları, İstanbul, 1997, 318 s.


Folklor ve edebiyat (2 Cilt), Halk Hikâyeleri ve Halk Hikâyeciği; Köroğlu Destanı; Zaman Zaman İçinde (Tekerlemeler, Masallar) adlı bulunan Pertev Naili Boratav’ın Az Gittik Uz Gittik adlı eseri ilk baskısını 1969’da yapmıştır. Bu baskıdan sonra eser tıpkı basım olarak iki baskı daha yapmıştır. 1997 tarihli olan bu son baskı ile ilgili kısa bilgi verecek olursak: Kitap, eserin içeriği hakkında kısa bilgiler veren ve Pertev Naili Boratav’ın 1968 tarihinde kaleme aldığı bir ön sözle başlamaktadır. Bundan sonra bir tekerleme yer almaktadır. Daha sonra 48 masal, altı alt bölümde verilmiştir. Yedinci bölümde ise, “Karatepeli Hikâyeleri” başlığı altında 19 hikâye yer almaktadır.


Türk duygusunun, düşünüşünün kısaca Türk kültürünün bir aynası olan bu masallardan bazıları şöyledir:


1. Ayağına Diken Batan Karga


2. Dev-Baba


3. Dünya-Güzeli


4. Benli-Bahri


5. Kral-Padişahının Kızı


6. Kara-tavuk


Umay Günay ,Elazığ Masalları’ nda derleyerek incelediği ürünleri 1973 yılında yayımlamıştır.


Türk folklorcularından Hamit Zübeyr Koşay, 1929 yılında Dokuz Ötkünç adlı eserini neşretmiştir.


Yusuf Ziya Demircioğlu, derlemiş olduğu masalları Yürükler ve Köylülerde Hikayeler-Masallar adlı eserinde 1934 yılında bir araya getirmiştir.


Naki Tezel, 1936 yılında Keloğlan Masalları adlı eserini neşretmiştir.


Ziya Gökalp, çıkarmakta olduğu Küçük Mecmua’da halk masalları yayımlamıştır.


Bunlar dışında, Ahmet Caferoğlu, Ahmet Bican Ercilasun, Turgut Günay, Turgut Acar, derlemiş oldukları metinlerde masal ve fıkralara da yer vermişlerdir.


TÜRK MASALLARIYLA İLGİLİ DÜNYADA YAPILAN ÇALIŞMALARDAN;


Türk maslarını içine alan en eski derleme Fransa Kıralı 14.Lui’nin mütercim ve sekreteri olan M.Digeon’un eseridir. 1781 tarihini taşıyan bu eserde üç Türk masalı olmak üzere beş masal vardır.


Macar Türkolog Ignas Kunoş, Yurdumuzun çeşitli bölgelerinden derlemeler yapan bir bilim adamıdır, masallarımızı ayrı ayrı ciltlerde toplamıştır. Masalları bölgeden derleyen, tercüme eden ve onları neşre hazırlayan Ignas Kunoş’un bizzat kendisidir.


***Binbir Gece Masalları, Orta Çağ'da kaleme alınmış Orta Doğu kökenli edebi eserdir. Şehrazat'ın hükümdar kocasına anlattığı hikâyelerden oluşur.

Konusu;
Hikâyeye göre Fars kralı Şehriyar "Hindistan ile Çin" arasındaki bir adada hüküm sürer (eserin daha sonraki biçimlerinde, Şehriyar'ın Hint ve Çin'de egemenlik sürdüğü yazar). Şehriyar, karısının kendisini aldattığını öğrenir ve öfkelenir, tüm kadınların sadakatsiz, nankör olduğuna inanmaya başlar. Önce karısını öldürtür, sonra da vezirine her gece kendisine yeni bir hanım bulmasını emreder. Her gece yeni bir gelin alan Şehriyar, geceyi geçirdikten sonra tan vakti kadınları idam ettirir. Bir süre bu böyle devam eder, daha sonra vezirin akıllı kızı Şehrazad bu kötü gidişata son vermek için bir plan kurar ve Şehriyar'ın bir sonraki eşi olmaya aday olur. Evlendikleri geceden başlayarak, kardeşi Dünyazad'ın da yardımıyla her gece Şehriyar'a çok güzel ve heyecanlı hikâyeler anlatır. Tam şafak vakti geldiğinde, hikâyenin en heyecanlı yerinde anlatmayı keser. Hikâyenin sonunu merak eden Şehriyar, ertesi gece devam edebilmesi için, o gecelik Şehrazad'ın idamını erteler. Kitabın sonuna kadar, Şehrazad'ın Şehriyar'a anlattığı hikayeler yer alır. Sona gelindiğinde, Şehrazad üç erkek çocuk doğurmuştur ve evlenmelerinin üzerinden uzunca bir süre geçmiştir. Kralın kadınlara olan öfkesi ve kötü düşünceleri dinmiş, Şehrazad'ın sadakatine inanmıştır. Böylece önceki emrini de kaldırır.


TÜRK MASALLARINA ÖRNEK METİN:


Tuz

Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir padişahın üç oğlu varmış.


Padişah, aklı oldukça kıt bir adammış. Yaşına, padişahlığına yakışmayan hareketler yapar, herkesi kendine güldürürmüş. Devlet işleriyle hiç uğraşmazmış. Vaktini hep ava gitmekle, eğlenceler tertiplemekle geçirirmiş.


Günlerden bir gün, üç oğlunu da yanına çağırmış, onlara :


Söyleyin bakayım, diye sormuş, beni ne kadar seviyorsunuz?


Babalarının böyle tuhaf hallerine alışık olan şehzadeler, onun bu sorusunu hiç yadırgamamışlar. Fakat, onun, sorduğu bir şeye karşılık verilmediği zaman da ne kadar kızdığını bilirlermiş. Önce en büyük şehzade cevap vererek :


Babacığım, demiş, sizi altın kadar, elmas kadar, pırlanta kadar seviyorum.


Büyük oğlunun bu cevabı padişahın pek hoşuna gitmiş. Kahkahalarla güldükten sonra, ortanca oğluna bakmış :


Ya sen beni ne kadar seviyorsun bakayım? diye sormuş. O da :


Babacığım, demiş, ben sizi bal kadar, börek kadar, kadayıf kadar seviyorum.


Ortanca oğlunun cevabı da padişahın hoşuna gitmiş. Gene kahkahalarla gülmüş. Sonra en küçük şehzadeye dönerek:


Söyle benim küçük oğlum, demiş, ya sen beni ne kadar seviyorsun bakayım?


Küçük oğlan, birdenbire cevap verememiş. Biraz yutkunduktan sonra:


Babacığım, demiş, ben sizi tuz kadar seviyorum.


Küçük şehzadenin bu beklenmedik cevabı karşısında, ağabeyleri, kendilerini tutamayıp gülmüşler. Padişahın da suratı birden asılmış. Kaşlarını çatarak:


Ne dedin, ne dedin?! diye bağırmış. Beni tuz kadar seviyorsun ha? Seni utanmaz, hain evlat seni. Dünyada tuzdan daha kıymetli bir şey bulamadın mı?!


Sonra, hiddetle, yanındaki küçük bir sedef sandıktan iki kese altın çıkarmış. Birini büyük oğluna, ötekini de ortanca oğluna atmış. Onlara, eliyle dışarı çıkmalarını işaret etmiş. Her iki oğlu da âdeta yerleri öpüp geri geri giderlerken, padişah ellerini çırpmış. İçeri bir arap girince:


Çabuk bana cellatları çağırın! Diye bağırmış.


Arap uşak hemen dışarıya çıkmış. Kısa bir zaman sonra, iri boylu, yarı çıplak bir halde, korkunç iki arap cellatla içeri girmiş.


Padişah, küçük oğlunu göstererek:


Çabuk bunu alın! Kafasını uçurun! Diye bağırmış. Eğer emrimi yerine getirmezseniz, ikinizi de parça parça doğratırım...


Herkes gibi sarayda küçük şehzadeyi cellatlar da pek çok severlermiş. Padişahın bu emri üzerine, onu tutup sürükleyerek dışarıya çıkarmışlar. Hemen iki at hazırlatmışlar. Birisi küçük şehzadeyi yanına almış. Atları dağlara doğru sürüp gitmişler.


Saraydan oldukça uzak bir yerde, bir dağ başında durmuşlar.


Küçük şehzade pek üzüntülü imiş. Dokunsalar nerede ise ağlayacakmış. Cellatlar onun bu haline acımışlar. Bir tanesi:


Şehzadem, demiş, biz sana kıyamayacağız. Ama, padişahımızın emrini sen de kulaklarınla duydun. Bari gömleğini çıkarıp bize ver de, bir tavşan yakalayıp onun kanına bulayalım... “İşte şehzadeyi kestik” diye kanlı gömleği götürüp babanıza verelim. Sen de buralardan uzaklaş, bir daha memlekete dönme!


Şehzade, cellatların bu teklifine sevinmiş. Hemen soyunup gömleğini onlara vermiş. Hayatını bağışladıkları için her ikisine de teşekkür etmiş. Atın birini de onlardan alarak uzaklaşmış, gözden kaybolmuş.


Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, altı ay bir güz gitmiş... Nihayet bir memlekete varmış. O kadar yorgunmuş ki, neredeyse, attan inerek yere uzanıp uyuyacakmış.


Şehre girerken, yol kenarındaki ilk evin kapısını çalmış. Kapıyı ihtiyar bir kadın açmış. Ona, şehzade olduğunu bildirmemiş, dünyada kimsesi bulanmadığını, bu memleketin de yabancısı olduğunu söyleyerek kendisini evlatlığa kabul etmesini rica etmiş. Zaten ihtiyar kadının da hiç kimsesi yokmuş. Zahmet çekmeden yetişmiş bir çocuk sahibi oldum diye sevinerek şehzadeyi evlatlığa kabul etmiş.


İhtiyar kadın, şehzadenin önüne yiyecek koymuş. Karnını doyuran şehzade, gidip çeşmede elini, yüzünü, ayaklarını güzelce yıkamış. Sonra atının da karnını doyurmuş. Bu işler bitince, kadının yaptığı yatağa kendini atarak derin bir uykuya dalmış.


Ertesi sabah uyandığı zaman, şehzade, pencereden halkın akın halinde bir tarafa doğru gittiğini görmüş, ihtiyar kadına:


Anacığım demiş, herkes böyle nereye gidiyor? Bayram filan mı var?


İhtiyar kadın:


Bayram değil ama oğlum, demiş, ondan daha önemli bir şey var. Bugün talih kuşunu uçuracaklar, padişahımızı seçecekler...


Bu sefer şehzade:


Ne olur anacığım, demiş, beni de götür. Hiç olmazsa seyrederiz.


İhtiyar kadın evlatlığını kıramamış. Kalkıp giyinerek sokağa çıkmışlar. Halkla beraber büyük meydana gitmişler.


Herkes toplandıktan sonra, talih kuşunu uçurmuşlar. Talih kuşu, kalabalığın üzerinde dolaşmaya başlamış. Kimisi, “acaba bana mı konacak?” diye heyecan geçiriyor, kimisi de, “benim başıma konsun” diye ayaklarının ucuna basarak boyunu yükseltiyormuş.


Ne ise, kuş, döne dolaşa gelip bizim küçük şehzadenin başına konmamış mı?


Buna hiç kimse razı olmamış. Her kafadan bir laf çıkıyor, kimisi de:


O yabancı, padişah olamaz! diye bağırıyormuş. Çaresiz seçimi bozmuşlar. Ertesi sabah tekrar toplanmaya karar vermişler.


Ertesi gün herkes gene meydanda toplanmış. Bu sefer de bir yanlışlık olur da, halkı kızdırırım diye, küçük şehzade, gidip yol kenarındaki mezarlıkta, bir taşın yanında oturmuş.


Talih kuşunu uçurmuşlar. Halk heyecandan kırılıyormuş. Ama kimsede de ses seda yokmuş. Gözler hep havada kuşun uçuşunu dikkatle takip ediyormuş.


Talih kuşu, döne dolaşa gidip bu sefer de mezarlık kenarında oturan şehzadenin başına konmamış mı?


Halk gene kıyameti koparmış. Bir taraftan da:


Olmadı, olmadı, Türk’ün şartı üçtür; diye bağıranlar olmuş. Çaresiz bu seçimi de bozmuşlar. Yeniden toplanmaya karar vermişler.


Ertesi sabah, halk meydanda çok erkenden toplanmış. Şehzade ile ihtiyar kadın evlerinden henüz çıkmış, meydana doğru gelirlerken, talih kuşu uçurulmuş.


Kuş gene kalabalığın üzerinde birkaç defa dönmüş. Sonra oradan hızla uzaklaşarak, gidip meydana doğru yeni gelmekte olan şehzadenin başına üçüncü defa konmuş. Bu sefer hiç kimse itiraz edememiş. Bizim küçük şehzade de padişah olarak o memleketin idaresini eline almış. Akıllı çocuk olduğu için, kısa zamanda halka kendini sevdirmiş. Birçok işler yapmış. Memleketi gül gibi idare etmeye başlamış.


Aradan yıllar geçmiş. Genç padişah, kendisini bildirmeden, babasına bir mektup göndererek, memleketine dâvet etmiş. Babası, komşu bir memleket padişahından gelen dâveti kabul etmiş. Gezip eğlenmeye bayıldığı için, bir tabur askerle birlikte hemen gelmiş.


Genç padişah, çok güzel yemekler hazırlatmış. Fakat hiç birine tuz koydurmamış.


Genç padişah bıyık ve sakal bıraktığı için, ilk karşılaştıkları zaman babasının tanımadığını hissedince, pek sevinmiş.


Ne ise, akşam yemeğini yemişler. Misafir padişah yemekleri çok beğenmiş ama, tuzsuz oluşuna hayret etmiş. İçine baygınlıklar geldiği halde, hiçbir şey söylememiş.


Ertesi gün, askerlerini dolaşmış. Hatırlarını sormuş. Onlar da yemeklerin tuzsuz oluşundan şikâyet etmişler.


O gün öğle yemeğini yerlerken, misafir padişah:


Kuzum, sizin memlekette tuz bulunmaz mı? diye sormuş. Genç padişah, gülerek:


Vardır padişahım, diye cevap vermiş. Hem o kadar çoktur ki, bütün dünyaya tuz buradan gider.


Bu cevaba büsbütün şaşıran padişah:


İyi ama, demiş, bütün yemekleriniz tuzsuz. Sebebi nedir?


Genç padişah bu sefer:


Sizin tuzu hiç sevmediğinizi, yemeklerinize koydurmadığınızı söylediler de, demiş, onun için koydurmadım.


Padişah, derhal atılmış:


Katiyen efendim, demiş, yanlış söylemişler. Tuzsuz hayat mı olurmuş? Ben tuzu çok severim.


O zaman, genç padişah, gülerek:


Ama, demiş, küçük oğlunuz size: “Ben seni tuz kadar severim” dediği zaman, onu cellatlara teslim etmiştiniz?


Bu söz üzerine, padişah, kendine gelmiş. Karşısındaki genç padişaha dikkatle bakınca, oğlunu tanımış. Arkasından da gözlerinden iki damla yaş yuvarlanmaya başlamış.


Baba, oğul hemen kucaklaşmışlar. Sevinçleri görülecek şeymiş. Onlar ermiş muradına.


FOREX REKLAMLARI

FOREX4

FOREX